‎ ‎‎ ‎ 3 Mart Yasaları ve Laiklik‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎ ‎‎
< ‎
Transit umbra, lux permanet - Gölge gider, ışık kalır.

IŞIKLI YOL
3 Mart Yasaları ve Laiklik

‎ ‎‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎
‎ ‎ ‎

ATATÜRK DEVRİMLERİ
‎ ‎ KARŞI DEVRİMİN KÖKENLERİ VE BUGÜNÜ

Engin ‎Bellisan‎ ‎ ‎

‎ ‎ ‎*

BÖLÜMLER

‎ ‎ ‎ ‎
‎ ‎

ATATÜRK DEVRİM MODELİ ‎ ‎ ‎‎Δ‎‎

‎ ‎ ‎
‎ Genel olarak Atatürk Devrimleri deyince, 1919’dan ‎başlayan siyasal, toplumsal, ‎ekonomik çok sayıdaki her bir değişim; Atatürk Devrimi, ya da Türk Devrimi ‎‎‎deyince ise yapılan değişimlerin tümü kastedilmektedir.
‎ ‎ Türk Devrimi/Atatürk Devrimleri, devirmek değil ‎yeniden kurmak üzerinedir.Çünkü hareketin ‎başlangıcı kabul edilen 1919 yılında Osmanlı Devleti çökmüş, ülke işgale uğramış, ‎‎orduları dağıtılmış, elinden silahı alınmış; başlangıçtan çok önce 1881 yılında, bir ‎devletin öncel bağımsızlık göstergesi ve ‎egemenlik hakkı olan vergi toplama hakkı Düyun ‎‎>-‎ıUmumiye idaresine teslim edilerek, devletin egemenliği fiilen sona ‎erdirilmiş, sadece nasıl ‎paylaşılacağı sorunu kalmıştır.
‎ ‎ Atatürk Devrimi her yönüyle bağımsızlık esasına dayalı ulusal bir ‎devrimdir. Sınıfa dayalı ‎bir devrim değildir. Devrimlerin her biri ‎bağımsızlık ülküsünü içinde taşır. Atatürk bütün sınıfları, ‎tüm ulusu içine alan, ‎kavrayan bir kurtuluş, bağımsızlık eylemi oluşturmuştur. (Kili,95) ‎Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin imtiyazsız, sınıfsız, ‎kaynaşmış bir kitleyiz sloganında ‎belirginleşen niteliği budur.
‎ ‎ Atatürk Devrimi’nin ilk amacı çağdaşlaşmak, ikincisi ‎ise kalkınmaktır.
‎ ‎ Çağdaşlaşma olgusunun dayandığı temel; akılcılık ve ‎‎ bilimsel ‎‎düşünmedir. Çağdaşlaşma, dünya kültürünün ‎yaygınlaşması olarak ta tanımlandığında dayandığı ‎temel öğeler; ileri düzeyde ‎bilimin ve teknolojinin var olması, yaşantıya akılcı bakış, toplumsal ‎ilişkilerde ‎laik anlayışın egemenliği, kamu işlerinde adalet duygusunun varlığı ve her şeyden ‎önemlisi ‎ulusal devlet biçiminin benimsenmesidir. (Kili,103) ‎‎
‎ ‎

Devrim Söcüğü

‎ ‎ ‎
‎ Türkçede özleşme akımının ürettiği terimlerden biri olan ‎devrim, sadece siyasal anlamda ‎düşünüldüğünde ihtilal ‎‎karşılığı; toplumsal, ekonomik ve siyasal anlamda kullanıldığında ise ‎eski ‎ifadesiyle inkılap karşılığıdır.
‎ ‎ ‎ Siyasal anlamda devrim, iktidarın kökeninde değişme ‎yaratan bir olaydır. ‎Ekonomik ve toplumsal anlamda ‎devrim, ekonomik ve toplumsal ilişkilerde temel değişiklik yapan bir ‎‎olaydır.
‎ ‎ Devrimi diğer değişme ve gelişmelerden ayıran fark, kapsam ‎‎ve hız ‎‎ayırımıdır.
‎ ‎ Bu kabullere göre devrim kavramının üç öğesi; yapı ‎değişmesi, bu değişmenin ‎olağandan hızlı olması ‎‎ve yine bu değişmenin olağandan kapsamlı ‎olmasıdır. ‎‎(Kongar,17)
‎ ‎ Bu çalışmada Atatürk Devrimleri bu üç öğeyi kapsar ‎şekilde kullanılmıştır.
‎ ‎ Bu bağlamda Karşı Devrim ise, Atatürk Devrimleri’ni ‎sonuçsuz bırakmak ya da, ortadan ‎kaldırmak amacına yönelik tüm düşünce ve ‎eylemleri kapsayacaktır.

‎ ‎ ‎ ‎
Elyazısının okunuşunu görmek için üstine geliniz ‎ ‎
‎ Atatürk devrim modelin özellikleri ve dayandığı temel ilkeler, Kurtuluş ‎‎(Bağımsızlık)Savaşı ‎öncesi belirginleşmeye başlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk ‎‎ Büyük Nutuk’unun ‎başlangıcında, ‎ ‎"Daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu ‎‎topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar "olarak ‎belirlediği amaç, ‎"ulusal ‎egemenliğe dayalı bağımsız yeni bir Türk Devleti ‎kurmak"tır. (Nutuk s.19) Bu da ancak tam ‎bağımsızlığa sahip ‎olmakla elde edilebilecektir. Üstlenilen görevin asıl ruhu tam ‎bağımsızlık tır. ‎‎Kili s.246) Tam bağımsızlık, malî, idarî, ‎hukukî, iktisadî, askerî ve bunlar gibi her hususta tam ‎bağımsızlık ve ‎özgürlüktür. Bu sayılanların herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulus ve ‎ülkenin ‎gerçek anlamda bütün bağımsızlıktan yoksun olması demektir.
‎ ‎ ‎DEVRİMİN GEREKLERİ ‎‎Δ‎‎ ‎ ‎
‎ ‎ Ulusal bağımsızlık, çağdaşlaşma devrim eylemleri kendiliğinden ortaya çıkmaz; ‎bunun bir ateşleyicisi, ‎bir iticisi ve yürütücüsü olmak gerekir. Halk kitlelerinin ‎isyan çıkardığı, bu isyanların giderek ihtilâle ‎yöneldiği görülmüştür ama, halka ‎uyarak yönünü bulan devrimlerin varlığına tarih henüz tanık ‎olmamıştır. (Kili ‎s.110) Onun için devrim eylemlerinin bir öndere ve o önderin çevresinde ‎‎inanmış bir kadroya ihtiyaç vardır. Kuşkusuz bu kadro ulusal kurtuluş savaşımını ‎halka dayanarak ‎yapacaktır ama kurtuluş savaşına giren Türk halkı hemen hemen ‎tümüyle geleneksel toplumun tüm ‎özelliklerini taşıyan bir ortamın içindedir ve o ‎yapının bireyidir. Bu nedenle Türk Devrimi özellikle ‎başlangıcında halka rağmen, halk için yapılan bir devrimdir. ‎‎
‎ ‎ Atatürk Devrimi zaman içinde halkın büyük çoğunluğu tarafından gönülden ‎benimsenmiş ve ‎içselleştirilmiştir. Her devrimde olduğu gibi benimsemeyenler ‎ve benimsemiş gibi görünenler de ‎mevcuttur.
‎ ‎ Toplumbilim açısından bir devrimin başarısının sağlanması ve sürdürülmesi; ‎toplumda ‎ ‎ ‎
    ‎ ‎ ‎
  1. Birliğin sağlanması, ‎ ‎
  2. Otoritenin kurulması ve ‎ ‎
  3. eşitliğin sağlanması (yani, toplumun ekonomik büyümesi, bu büyüme içinde ‎elde edilen milli gelirin ‎adaletli bölüşülmesi, toplumun mutlu, zengin, özgür ‎kılınması)
‎ ‎ ile mümkündür. Atatürk devrimlerinde bu aşamaları bir sıralamaya bağlamak ‎yanlış olur. Çünkü, M.Kemal hiçbir zaman önce birlik sağlansın ‎sonra otorite kurulsun veya aksi bir yöntem ‎uygulamamıştır. Üstelik .o ‎devirde bugünkü gibi bu aşamalardan söz eden kitaplar, bilimsel ‎araştırmalar da ‎yoktur. M. Kemal Paşa adımlarını atarken daima aklını, ‎mantığını ve ‎gerçekleri gözeterek; neyi, ne zaman, ve nasıl yapabileceğini ‎hesaplayarak kararlaştırmış ve ‎uygulamıştır.
‎ ‎ Atatürk Devrimi, bir bağımsızlaşma ve çağdaşlaşma örneğidir. Bu devrim de ‎birlik, otorite ve eşitlik ‎‎sorunlarıyla karşılaşmış, bunlardan ilk ‎iki aşamayı başarı ile tamamlamış, ‎eşitlik sorununun çözümüne yönelmiştir. (Kili s.112)
‎ ‎ Bir devrimin, bir siyasal sistemin; bağımsızlaşma, çağdaşlaşma sürecinin sağlıklı ‎olarak ‎yürütülebilmesi, duraksamaması ya da bir karşı devrimle sona ‎erdirilmemesi; o devrimin ekonomik ‎büyümeyi, gelişmeyi sağlamasına, bu büyüme ‎içinde elde edilen milli (ulusal) gelirin adaletli biçimde ‎yurttaşlar arsında ‎paylaştırılmasına olanak sağlayan yasaların uygulanmasına, toplumun, halkın ‎‎olabildiğince mutlu, zengin, gelecek endişesinden uzak, onurlu, kendine ve ‎yönetime güvenli ‎kılınmasına bağlıdır. Geri kalmışlıktan kurtulmak, çağdaşlaşmak ‎isteyen toplumlar için aşılması en güç ‎sorun eşitlik sorunudur. (Kili ‎s.136)
‎ ‎ ‎ Atatürk’ün bu konuya ne denli önem verdiği, büyük ‎zaferden hemen beş ay sonra ‎İzmir’de topladığı (17.Şubat-4.Mart.1923) Türkiye İktisat ‎Kongresi ‎‎de yaptığı uzun konuşmadan anlaşılmaktadır :
‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎
Türk tarihi incelenirse bütün ilerleme ve gerileme ‎nedenlerinin bir ekonomik ‎sorundan başka bir şey olmadığı anlaşılır.. Yeni ‎Türkiye’mizi yaraştığı düzeye ulaştırabilmek için ‎ne yapıp yapıp ekonomimize ‎birinci derecede önem vermek zorundayız. Çünkü zamanımız ‎tamamıyla bir ‎ekonomi çağından başka bir şey değildir.. Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük ‎‎olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazsa elde edilen zaferler kalıcı ‎olamaz, az ‎zamanda söner.. En güçlü silahımız ekonomideki gelişme, istikrar ve ‎başarma olacaktır.. İçine ‎girdiğimiz Halk Dönemi ekonomi dönemi diye ‎adlandırılmalıdır. Öyle bir ekonomi dönemi ki, onda ‎ülkemiz bayındır olsun, ‎ulusumuz refah içinde olsun ve zengin olsun.. Ekonomi alanında ‎düşünürken ve ‎konuşurken sanılmasın ki biz yabancı sermayeye düşmanız. Hayır, bizim ülkemiz ‎‎geniştir. Çok emek ve sermayeye ihtiyacımız vardır.. Geçmişte ve özellikle ‎Tanzimat’tan sonra ‎yabancı sermaye ülkede ayrıcalıklı bir duruma gelmişti ve ‎denebilir ki, devlet ve hükümet ‎yabancı sermayenin jandarmalığından başka bir ‎şey yapmamıştır. Artık her uygar devlet gibi, ‎ulus gibi yeni Türkiye de buna ‎izin veremez. Burasını esir ülkesi yaptıramaz… Yeni devletimizin, ‎yeni ‎hükümetimizin bütün ilkeleri, bütün programları ekonomi programından ‎çıkmalıdır.. Bunun ‎için de, eğitim programımız, gerek ilk öğretimde gerek orta ‎öğretimde verilecek bütün şeyler bu ‎görüşe göre olmalıdır. Devlet işleri için ‎tasarlanacak programlar da ekonomi programına ‎dayanmaktan kendini ‎kurtaramazlar. Köklü bir program ve bu program üzerinde bütün ulusu ‎uyumlu ‎olarak çalıştırma gerekir.. (Afetinan s.57-59)
‎ ‎izmir_iktisat ‎kongresi ‎ Atatürk’ün sağlığında bu görüşler altında dirayetle yönetilen dönemde; ‎enflasyonsuz, kaynağı kendi içinde, önce tamamlanan yatırımın ‎sonrakine kaynak olacağı şekilde, ‎tam istihdam ile, devlet harcamalarının ‎gelirleri kesinlikle aşmaması ilkesiyle, dış ticaret ‎dengesini her ülke bazında ‎sağlamaya çalışarak, ülkedeki çok sayıdaki isyanlarla da uğraş vererek ‎‎15 yılda ‎üst üste ortalama % 6 büyüme sağlanmış, yeni borçlara batmadan önceki devlete ‎ait ‎borç ödenmeye başlanmıştır.
‎ ‎ Bu başarının bir mucizenin gerçekleşmesi olduğunu söyleyen yakın arkadaşlarına ‎ATA’nın verdiği cevap : ‎‎
Hayır, bu bir mucize değil, belirlenmiş ‎ilkeler içinde milletin tek kuruşunun bile ‎çar-çur edilmeden kullanılmasıdır
‎olmuştur.
‎ ‎ Çağdaşlaşmaya yönelmiş toplumların çoğunun uyguladığı planlı karma ulusal ‎kalkınma, ‎ilk defa Atatürk Devrim modelinde uygulanmıştır. (Kili ‎s.108)
‎ ‎ Atatürk döneminde Türkiye, Türk halkı; Osmanlı devletinin çöküş ‎yüzyıllarındakinin tersine ‎hiçbir zaman dış güçlere karşı eziklik duygusuna ‎kapılmamıştır. (Kili s.94)
‎ ‎ Atatürk’ten sonra ülke idaresini eline alanların çoğu, kimi programsız ve ‎ilkesizlikten, kimi ‎dirayetsizlikten ve kolay yolu seçmesinden, kimi devrimlere ‎inanmazlığından; büyük emeklerle ‎oluşturulan Türk Devrimi’nin iğfal edilmesine, ‎sonunda büyük gayretlerle sağlanan Anadolu ‎Birliği, ‎‎ Türk >Birliği ‎ ‎ Atatürk devrimlerine inanmazların içinde, Atatürk’ün Millî Mücadeleye birlikte ‎başladığı en ‎yakınındakiler dahi bulunmaktadır. Onlar karşı devrimin ‎ilkleridirler ve ilk Meclis’in ‎içindedirler.
‎ ‎ Şimdi karşı devrimin ilklerine ait birkaç tarihî örneği hatırlayalım.
‎ ‎ ‎

KARŞI DEVRİMİN KÖKENLERİ‎ ‎‎Δ‎

‎ Atatürk Devrimleri dediğimiz bir dizi aydınlanma ve medenî dünya ile ‎bütünleşme hareketi nasıl ilk ‎Meclise dayanıyorsa, bugün ‎karşı devrim dediğimiz Atatürk Devrimleri’ne ‎‎karşı başlayan hareketlerin kökleri de ilk Meclis dönemine rastlamaktadır. Bu ‎amaçla bazı tarihsel ‎olayları ve ilk Meclis’in hangi şartlar altında nasıl ‎oluştuğunu hatırlamak gerekecektir:
‎ ‎ ‎‎‎

T.B.M.M. NİN OLUŞUMU‎Δ‎‎

‎ ‎ ‎istanblunisgali‎ ‎ Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) nin imzalanmasından (30.Ekim.1918) sonra, ‎donanmasını ve askerini ‎İstanbul’a çıkaran İngilizlerin yaptığı baskılar sonucu ‎Padişah Vahdettin yayınladığı bir irade ‎‎(talimat) ile < 21.Aralık.1918 de Osmanlı Meclisi’ni kapatmıştır.
‎ ‎ Milli Mücadele’yi başlatan M. Kemal Paşa ise, mevcut ‎İstanbul hükümeti üzerinde bir ‎denetim organı kalmadığı için, işgalcilere ‎kolaylıkla taviz verileceğini tahmin ettiğinden, gerek Erzurum gerekse Sivas Kongresi ‎‎’nde hükümetin ulusal iradeye dayanması için ‎dağıtılan ‎Meclis-i Mebusan’ ın yeniden toplanması gerektiğini belirterek İstanbul ‎‎hükümeti üzerinde sürekli baskı oluşturmuştur.
‎ ‎ Sonunda İstanbul hükümeti temsilcisi ile yaptığı Amasya ‎Protokolü ile, meclisin ‎toplanma yeri dışında, Millet Vekili seçimlerinin ‎yapılması ve Meclis-i Mebusan’ın yeniden ‎açılmasında ‎anlaşma sağlanmıştır.
‎ ‎ Böylece, İstanbul hükümetinin 3 Ekim 1919 da aldığı ‎kararla yapılan 1919 genel ‎seçimleri Osmanlı Devleti’nde altıncı ve son genel ‎seçim olmuştur. Demokratik bir süreçte ‎gerçekleşen bu seçime büyük önem ‎veren M.K. Paşa, Anadolu ve Rumeli ‎‎Müdafaai Hukuk Cemiyeti’ nin bütün şubelerinden, tüm vatanda yurtsever ‎kişilerin kazanması için ‎bütün gayretle çalışılması talimatını vermiştir. ‎Kendisinin de Erzurum’dan adaylığını koyarak seçildiği ‎bu son seçimde, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adayları son Osmanlı meclisinde ‎çoğunluğu ‎oluşturmuşlardır.
‎ ‎ Böylece oluşan son Osmanlı meclisinin işgal kuvvetlerinin bulunduğu şehirde ‎gerektiği gibi ‎çalışamayacağını, (bu tarihte İstanbul’da kırk bin Fransız, otuz ‎beş bin İngiliz, dört bin İtalyan ve ‎iki bin Yunan kara kuvveti ile İngilizlerin ‎Akdeniz donanması bulunmaktadır) , hatta İngilizler ‎tarafından ‎dağıtılabileceğini tahmin eden M. Kemal Paşa meclisin ‎Anadolu’nun emniyetli ‎bir şehrinde çalışması için çok gayret sarf etmiş, fakat ‎yakın çevresi dâhil İstanbul’u tercih ‎etmeleri üzerine; hiç olmazsa, seçilen ‎Millet Vekillerinin İstanbul’a gitmeden önce bilgilendirmek ‎amacıyla, 5 Ocak 1920 den itibaren Ankara’ya uğramalarını telgrafla ‎Cemiyet ‎şubelerine bildirmiştir.
‎ ‎ Kurulmuş bulunan ulusal örgütün başsız kalmaması için Ankara’da kalmaya karar ‎veren M. ‎Kemal Paşa, Ankara’ya gelen Millet Vekilleri ile ‎tek tek ve gruplar halinde görüşerek; onlara ‎ülkenin durumunu anlatmış, barış ‎için verilebilecek tavizin azamî sınırını ifade eden ‎ ‎Misak-i_Milli‎ ‎ ‎ Misak-ı ‎Millî yi(Ulusal And) anlatmış hatta ‎taslağını ellerine vermiş, İstanbul’da toplanacak ‎mecliste hiç olmazsa güçlü bir ‎‎ Müdafaa-i Hukuk Grubu oluşturulmasını ve işgal ‎‎kuvvetleri tarafından kapatılma ihtimalinde meclisin Anadolu’da toplanması ‎davetini yapabilmek için ‎kendisinin Meclis Başkanı seçilmesini başta Rauf Bey ‎olmak üzere yakın arkadaşlarından ‎istemiştir. ‎ ‎ ‎ ‎
‎ ‎ ‎12 Ocak 1920günü açılan mecliste, Ankara’dan yola çıkanların hükümete ‎karşı korkak ve ‎basiretsiz kalmalarıyla M. Kemal Paşa’nın ‎istekleri yapılmamış, sadece meclisin 28 Ocak 1920 ‎toplantısında Misak-ı Milli kararı alınmıştır.< /span> (Nutuk ‎s.483) ‎Olaylar, M. Kemal Paşa’nın tahmin ettiği yolda gelişerek, ‎‎Meclis 16 ‎Mart 1920 günü İngilizler tarafından basılmış – yedinci yüz ‎yılında- Osmanlı Devletinin hayatına ve ‎egemenliğine son verilmiş ve-bazı Millet ‎Vekilleri (Rauf Bey dâhil) Malta’ya sürülmüştür.
‎ ‎ Bu olayı, Manastır’lı telgrafçı Hamdi’den duyar duymaz ‎bütün devletler nezdinde protesto ‎eden M. Kemal Paşa, ‎‎komutanların görüşünü alarak, 19 Mart 1920 günü illere, ‎bağımsız ‎sancaklara ve kolordu komutanlarına gönderdiği telgrafla; Ankara’da on beş gün ‎içinde ‎olağanüstü yetkili bir meclisin toplanması için her sancaktan beş üye ‎seçilmesini, dağılmış olan ‎milletvekillerinden Ankara’ya gelebileceklerin de ‎meclise katılmalarını ve seçim usulünü ‎bildirmiştir ‎ ‎.
‎ ‎ İşte bu şekilde, dağılan son Osmanlı meclisinden Ankara’ya gelebilenler ile ‎yeniden seçilen ‎milletvekillerinin katılımıyla 23 Nisan 1920 ‎‎günü, Kurtuluş Savaşı süresince çalışan I. ‎Meclis oluşmuştur.
‎ ‎ ‎TBMM İlk Oturum‎ ‎ ‎

YENİ AÇILAN MECLİSTEKİ KARŞIT HAREKETLER‎Δ‎

‎ Ancak oluşan bu meclis, kurucusu ve Anadolu ulusal hareketinin önderi ile ‎tümüyle uyumlu, tutarlı bir ‎yapıda değildir. (Kili s.79) O günlerde, ‎her sorundan önce gelen, anayurdu düşmandan ‎temizlemek ve ulusu ‎bağımsızlığına kavuşturmaktır ama daha sonuca ulaşılmadan ayrılık belirtileri ‎‎ortaya çıkmış, siyasal kümelenmeler başlamış ve bu oluşum meclisin açılışına ‎giden günlerde kendini ‎göstermiştir.
‎ ‎ ‎ T.B.M.M. nin birinci dönemi; düşünceler, saklı açık ‎amaçlar, kuruntular, arayışlar, ‎siyasal ve toplumsal kökenler, tutkular yönünden ‎karma bir kurul niteliğindedir. Herkes Müdafaai ‎Hukukçudur, Misak-ı Milliyi benimsemiş ve ‎çoğunluğu yürekten katılmıştır. ‎Fakat meclisin açılışı üzerinden zaman geçtikçe, ‎konular görüşülmeye başlandıkça tartışmalar ‎yoğunlaşmıştır. Ulusal eylemin ‎büyük tehlikelerle karşılaştığı günlerde saklı düşünceler ortaya ‎çıkmakta, M.K. Paşa mecliste alabildiğine hırpalanmaktadır. ‎‎(Kili,87)Günümüzde ‎‎ Atatürk karşıtları karşı devrimcilerin ‎I.Meclisi zaferi kazanan bir kurum olarak övmelerinin ‎nedeni de budur.
‎ ‎ Yolların er geç ayrılacağı bellidir fakat bunun ne zaman uygulamaya konulacağı ‎bilinmemektedir. ‎Küçük büyük kullanılan fırsatların önemlilerinden biri ‎Başkomutanlık olayıdır. Temmuz 1921 de henüz ‎savaşa hazır duruma gelmeyen ‎ordumuzun Yunan saldırısı karşısında Sakarya’nın doğusuna ‎çekilmesiyle ‎yenilginin kaçınılmaz olduğunu sanan bazı Millet Vekilleri, savaş yenilgisi ile ‎birlikte M.K. Paşa’dan kurtulmanın hesabıyla ordunun ‎başına geçmesi için kulise başlamışlar, fakat ‎Meclis tarafından verilen ve ‎Meclisin yetkilerini üçer aylık sürelerle üstlenen M.K. ‎Paşa, ‎‎Sakarya Meydan Savaşını kazanarak ‎Gazi ve Mareşal ‎ünvanını almıştır.
‎ ‎ Mecliste görüş ve düşünce ayrılıklarının gittikçe artması üzerine Gazi ‎dağınıklığı beraberliğe ‎çevirmek amacıyla Müdafaa-i ‎Hukuk grubunu oluşturmuş, M.K. Paşa ‎karşıtları ise ikinci bir grup altında ‎birleşmişlerdir. Bu olay Müdafaa-i Hukukçuların ikiye ayrılışıdır. ‎Bundan sonra ‎bu gruplar Birinci grup ve İkinci ‎Grup olarak ‎anılmışlardır.
‎ ‎ ‎Birinci Grup 262 üyelidir ve 14 kişilik yönetim kurulunun ‎başkanı M.K. Paşa’dır. ‎Bu grup 9 Eylül 1923 te Halk Fırkası ismiyle siyasi ‎partiye dönüşmüş, daha sonra adının başına ‎Cumhuriyet eklenmiştir.
‎ ‎ ‎ İkinci grup ise, 123 üyelidir ve Birinci Gruba alınmayan milletvekillerinin ‎oluşturduğu M.K. ‎Paşa karşıtlarıdır. Grup doğrudan M.K. Paşa’yı karşısına almış, ‎onu yok edilmesi gereken bir diktatör ‎olarak görmüştür. İkinci grubun meclis ‎içi mücadelesi çok sert ve dirençli olmuş, bazı ikinci grup ‎üyelerinin bakan ‎seçilmesini başarmışlar, zaman zaman ortalığı öylesine karıştırıp kafaları ‎‎bulandırmışlardır ki, bazı milletvekilleri Müdafaa-i Hukuk Grubundan ayrılarak ‎ikinci gruba ‎geçmişlerdir. Bu grup üyeleri 1923 yılında yapılan genel seçimde ‎aday gösterilmeyince seçilememiş ve ‎grup tarihe mal olmuştur. Ancak ‎‎Atatürk ve devrimleri karşıtları cumhuriyet tarihi içinde ‎çeşitli siyasi ‎partiler kurmuşlar zamanla iktidar olmuşlardır. ‎ ‎.
‎ ‎ ‎3Muhalifİkinci grupta yer alan bazı milletvekillerinin en çarpıcı ‎girişimlerinden biri, içlerinden üçünün (Erzurum Millet ‎Vekili Süleyman Necati, Mersin Millet Vekil Selahattin ve Samsun ‎Millet Vekili ‎Emin) hazırladıkları seçim yasası teklifidir.
‎ ‎ Büyük Zaferden ve M.K. Paşa ordularının İzmir’e girmelerinden üç ay sonra ‎‎(2.Aralık.1922 de) ‎verdikleri önerge doğrudan Gazi M.K. Paşa’nın yurttaşlık ‎haklarından men edilmesi içindir. Önerge ‎şudur :
‎ ‎ ‎B.M.M. ne üye seçilebilmek için, Türkiye’nin bugünkü sınırları ‎içindeki yerler ‎halkından olmak ya da kendi seçim bölgesinde yerleşmiş olmak ‎gerekir. Ondan sonra göçmen olarak ‎gelenlerden Türk ve Kürtler, bir yerde ‎yerleştirildikleri günden bu yana beş yıl geçmiş ise ‎seçilebilirler.
‎ ‎ Bu önergeye çok üzülen Gazi M. Kemal Paşanın kürsüye ‎çıkarak verdiği tepki ‎şudur:
‎ ‎ ‎ ‎ ‎
Ne yazık ki ‎ ‎Gazi Mustafa Kemalbenim doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış ‎bulunuyor. ‎ ‎İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş ta değilim. Doğum yerim ‎bugünkü ulusal ‎sınırımızın dışında kalmıştır ama, bu böyle ise bunu ben istemiş ‎değilim ve bunda hiçbir suçum ‎yoktur. Bu bütün ülkemizi ulusumuzu dağıtıp yok ‎etmek isteyen düşmanların bu işteki ‎başarılarının biraz olsun önlenemeyişinden ‎ileri gelmiştir. Eğer düşmanlar amaçlarına tam olarak ‎ulaşmış olsalardı, Allah ‎korusun bu tasarıya imza atan efendilerin doğum yerleri de sınır dışında ‎‎kalabilirdi. Bundan başka bu maddenin istediği koşul bende yoksa, yani beş yıl ‎sürekli olarak bir ‎seçim bölgesinde oturmamış isem o da bu yurt uğruna ‎yaptığım ödevler yüzündendir. Eğer bu ‎maddenin istediği niteliği kazanmaya ‎çalışsaydım, İstanbul’u kazandırmakla sonuçlanan Arıburnu ‎ve Anafartalar’daki ‎savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi. Eğer bir yerde beş yıl oturmak ‎zorunda ‎bulunsaydım, benim Bitlis’i ve Muş’u aldıktan sonra Diyarbakır’a doğru yayılan ‎düşman ‎karşısına çıkmamaklığım, Bitlis’i ve Muş’u kurtarmak gibi bir önemli yurt ‎görevini yapmamaklığım ‎gerekirdi. Bu efendilerin istediği nitelikleri kazanmak ‎isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların ‎artıklarından Halep’te bir ordu ‎oluşturarak düşmana karşı savunmaya girişmemekliğim ve bugün ‎ulusal sınır ‎dediğimiz sınırı fiili olarak belirlememekliğim gerekirdi. Sanıyorum ki, ondan ‎sonraki ‎çalışmalarımı herkes bilir. Hiçbir yerde beş yıl oturamayacak ölçüde ‎çalışmış bulunuyorum. Ben ‎sanıyordum ki, bu çalışmalarımdan dolayı ulusumun ‎sevgisini ve yakınlığını kazandım, Belki ‎bütünMüslümanlık dünyasının sevgisine ‎layık oldum. Dolayısıyla bu teveccühe karşılık haklarından ‎yoksun bırakılacağımı ‎hiç aklıma getirmezdim. S anıyorum ve sanıyordum ki, dış düşmanlar ‎canıma ‎kıyarak ta yurdumdaki hizmetimden beni ayırmaya çalışacaklardır. Ama hiçbir ‎zaman ‎hatır ve hayalime getiremezdim ki yüce mecliste iki üç kişi bile olsa aynı ‎anlayışta bulunabilsin. ‎Ben anlamak istiyorum; bu efendiler gerçekten seçim ‎bölgeleri halkının cidden duygu ve ‎düşüncelerinin tercümanı mıdır? Yine bu ‎efendilere soruyorum: Milletvekili olmaları bakımından bir ‎nitelik taşıdıklarına ‎göre, ulus ta kendileri gibi mi düşünüyor ? Efendiler, beni yurttaşlık ‎haklarından ‎yoksun bırakma yetkisi bu baylara nereden verilmiştir? Bu kürsüden açıkça yüce ‎‎kurulunuza ve bu efendilerin seçim bölgeleri halkına ve bütün ulusa soruyorum ‎ve cevap ‎istiyorum. (Nutuk s.967)

‎ ‎ Ve, Gazi’nin bu sözleri ajansta ve basında yer alır, ulus Gazi’nin konuşmasını ve ‎cevabını istediği ‎soruyu öğrenir. Yurdun bütün seçim bölgelerinden gerçek ‎seçmenler ve halk Meclis başkanlığına ‎protesto yazıları yağdırır, anılan ‎milletvekillerinin bölgelerini temsil hakkı da olamayacağını ‎belirterek önergeyi ‎hazırlayanları lanetlerler.
‎ ‎ Artık Meclis yenilenmedikçe ulusun ve ülkenin ağır ve sorumluluğu gerektiren ‎işlerinin ‎yürütülemeyeceğine kuşku kalmamıştır. 1 Nisan1923 ‎‎te Meclis seçim kararı alır. Bu ‎süreçte Müdafaa-i Hukuk grubu ‎Başkanı Gazi M. Kemal, halkın da görüşlerinden ‎‎yararlanarak Dokuz Umde (ilke) belirleyerek seçime ‎gider. Adayların tespitinde bizzat ‎çalışarak yeni meclisin çoğunluğunun ‎Müdafaa-i Hukukçulardan olmasını başarır. Yine de, önemli ‎devrim niteliğinde ‎kararların alındığı İkinci Mecliste çeşitli engellerle karşılaşacaktır. Bunların ‎‎başında ilan edilen Cumhuriyet’e karşı olmak gelir ki, günümüze kadar uzanan ‎hilafetçi/saltanatçı ‎görüş sahiplerinin ilkleridirler. Bunlar arasında, milli ‎mücadelenin başından beri M.K. Paşa’nın ‎yakınında bulunan komutanlar (Rauf Bey ‎ve Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet Paşa, Cafer Tayyar ‎Paşalar ) bulunmaktadır. ‎Atatürk, Büyük Nutuk’unun başlarında konuyu şöyle açıklamaktadır:
‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Ulusal savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, ulusal yaşamın bugünkü ‎cumhuriyete kadar ‎uzayan gelişmelerinde, kendi düşünce ve ruh yapılarının sınırı ‎bittikçe bana direnmeye ve karşı ‎koymaya başlamışlardır.

‎ İşte bugün Atatürk Devrimleri olarak adlandırdığımız eylemlerin en başında ‎bulunan Cumhuriyetin ‎İlanı ile başlayan muhalefet günümüze kadar ‎uzanmaktadır‎. ‎ Diğer taraftan 3 Mart 1924 tarihli inkılap yasaları arasında gerçekleştirilen ‎‎ Hilafetin ‎Kaldırılması ve Tevhid-i ‎Tedrisat (Öğretim Birliği) yasaları Türk Devrimi’nin temel ‎‎taşlarındandır. Hilafet konusunun görüşülmesinden önce CHP Grup Toplantısında ‎konuşan ‎ ‎‎ ‎ İzmir ‎Milletvekili, din bilgini Adliye Vekili Seyyit Bey’in yaptığı açıklamalar ‎‎(kırk sayfa tutan bir konuşma ‎yapmıştır) bugün de konu hakkında bilgi edinmek ‎isteyen herkesin öğrenmesi gereken bilgilerdir. ‎‎(Nutuk s.1131) Bu ‎konuşmanın tam metni için Bknz: http://www.tkm.org.tr/sizden-‎gelenler/saltanat-ve-hilafetin-‎kaldirilmasi-hakkinda
‎ ‎ Aynı tarihlerde bir yurt dışı tetkik gezisinden dönen, halifeliğin devamından ‎yana olan ve diğer ‎Müslüman halkların da halifelik makamının ‎Gazi M.K. Paşa ‘nın üstlenmesini istediklerini ‎bildiren Antalya ‎milletvekili Rasih Beye verdiği cevap, bu konuda Büyük Önder’in düşüncesini ‎‎açıklamaktadır:‎ ‎ ‎
‎ ‎ Siz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı olduğunu bilirsiniz. ‎Başlarında kralları, ‎imparatorları bulunan uyrukların bana ulaştırdığınız dilek ve ‎önerilerini nasıl kabul edebilirim? ‎Kabul ettim desem, o uyrukların başındaki ‎kişiler bunu kabul eder mi? Halifenin buyrukları ve ‎yasakları yerine getirilir. ‎Beni halife yapmak isteyenler buyrukları yerine getirebilecekler midir? ‎Bu ‎duruma göre, konusu anlamı olmayan bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı? ‎Efendiler, açık ve ‎kesin söylemeliyim ki, Müslüman halkı bir halife heyulası ile ‎uğraştırma ve kandırma çabasında ‎bulunanlar yalnız ve ancak Müslümanların ve ‎özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna ‎kapılmak ta ancak bilgisizlik ‎ve aymazlık belirtisi olabilir. Nutuk s.1133)
‎ ‎ Ata’nın verdiği bu cevap, bugün olduğu gibi gelecek için de değerini ‎korumaktadır.
‎ ‎ Cumhuriyetin ilanından sonra hilafetin kaldırılmasını izleyen dönemde, devrim ‎karşıtı hareketlerin ‎başında isminde ilerici cumhuriyet ifadesini taşıyan, ‎üyeleri içinde I. Ordu Müfettişi Kazım ‎Karabekir, ‎II.Ordu Müfettişi Ali Fuat, 7. Kolordu Komutanı Cafer ‎Tayyar, Bakanlar Kuruluna Başkanlık etmiş Rauf Bey, Adnan Bey, ‎Refet Paşa gibi milli mücadelede yer almış isimler de bulunan, fakat bir ‎çok gerici ‎harekete yol açan Terakkiperver Cumhuriyet ‎Fırkası hareketini ve ‎ ‎YeniGazete_İzmir ‎Suikasti ‎ ‎ Gazi ‎Mustafa Kemal Paşa’ya yapılan suikast (cana ‎kıyma) girişimini saymak gerekir. Atatürk, Büyük ‎Nutuk’ta bu karşıt eylemlere ‎geniş yer vermiştir.
‎ ‎ ‎ ‎ Atatürk’ün Büyük Nutuk’u okuduğu tarihten 15-20 ‎Ekim 1927) sonra da ‎devrimler hız kazanarak devam etmiştir. Hızlı devrimlerin yaşandığı ‎tarihten ‎yıllar öncesinde 15 Aralık 1915 te Veliaht ‎Vahdettin’le yaptığı ‎Almanya gezisi sırasında, Karlsbad ’a tedaviye gönderilen M. Kemal ‎Paşa, el ‎yazısı ile tuttuğu not defterinde, devrimler hakkındaki notları, ‎ileride yapacaklarını şöyle ‎anlatıyor:
‎ ‎ ‎ ‎ ‎
Benim elime büyük salahiyet ve kudret geçerse, ben toplum ‎hayatımızda arzu ‎edilen devrimi bir anda yapacağım, ben bazıları gibi ulemanın ‎fikirlerinin yavaş yavaş benim ‎düşüncelerim derecesinde, tasarlanıp düşünmeye ‎alıştırarak bu işin yapılabileceğini kabul ‎etmiyorum. Böyle bir harekete karşı ‎ruhum isyan ediyor. ‎ ‎Karlspad‎ ‎ Neden bu kadar senelik yüksek tahsil ‎gördükten sonra medeni ve toplum ‎hayatını inceledikten ve hür zamanımı harcadıktan sonra avam ‎mertebesine ‎ineyim ? Onları kendi seviyeme çıkarırım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi ‎‎olsun. Ama, bu meselede tetkike değer bazı noktalar var. Bunları iyice ‎kararlaştırmadan işe ‎başlamak hata olur… (Afetİnan s.147)
‎ ‎ İşte bu düşünce ve strateji içinde Büyük Önder eline büyük selahiyet ve ‎kudret geçtiğinde ‎toplum hayatını ilgilendiren ‎ ‎ ‎ ‎
    ‎ ‎ ‎
  • Fes yerine şapka giyilmesi, ‎ ‎ ‎
  • Kılık kıyafetin değişmesi, ‎ ‎
  • Tesettürün kalkması, ‎ ‎ ‎
  • Kadının toplum ve meslek hayatında yerini alması, ‎ ‎ ‎
  • Tekke ve zaviyelerin kapatılması, ‎ ‎
  • Falcılık, büyücülük, türbe bekçiliği vb yasaklanması, ‎ ‎
  • Tarikatların yasaklanması, ‎ ‎ ‎
  • Şeyhlik, dervişlik, müritlik, çelebilik, v.b. ‎‎unvanların kaldırılması, ‎ ‎ ‎
  • Kulluktan yurttaşlığa geçilmesi,‎‎ ‎ ‎
  • Duaların ve kuran’ın türkçeleşmesi, ‎ ‎ ‎
  • Ezanın türkçe okunması, ‎ ‎ ‎
  • Arap harflerinin terk edilmesi, ‎ ‎ ‎
  • Anayasaya laiklik maddesinin eklenmesi, ‎ ‎ ‎
  • Yurttaşlık yasasının çıkarılması, ‎ ‎
  • Şer’î yasalardan çağdaş hukuka, mecelleden medenî kanuna geçilmesi ‎‎
‎ gibi toplum hayatını kökten etkileyen devrimleri peş peşe yapmıştır.
‎ ‎ Ancak günümüz Türkiye’sinde, Atatürk devrimleri toplumda travma yarattı ‎diyebilen düşünce, ülke ‎idaresini elinde bulunduran örgütün bir yetkilisi ‎tarafından rahatlıkla ifade edilebilecek noktaya ‎gelinmiştir.
‎ ‎ Atatürk’ün, toplumsal hayatta olduğu kadar eğitim alanında da Kurtuluş Savaşı ‎‎sıralarında başlattığı devrimleri, ‎vefatından sonra da bütün yurda, köylere yayabilmek amacıyla ‎devam etmiştir. O ‎tarihlerde nüfusun büyük kısmı köylerde yaşamaktadır, okuma yazma bilen pek ‎‎azdır. Köyde sözü geçen ise İmamdır. 1940’larda kurulan Köy Enstitüleri’nin ‎hedeflerinden biri, bilgi, bilim, sanatla ‎yetiştirilen öğretmeni imamın yerine geçirmektir.
‎ ‎ Bu noktada Büyük Önder’in bir anısını nakletmek yerinde ‎olacaktır:
‎ ‎ ‎Serbest Fırka faaliyetinin karanlık ve zararlı bir yön almaya başladığı ve ‎Atatürk’ün bu gidişi ‎endişeyle izlediği günlerde arkadaşlarından birinin ‎ ‎ ‎Paşam, merak buyurmayın ve üzülmeyin. Bunlar hatanın büyüklüğünü çok kısa ‎bir zamanda idrak ‎edecekler ve yine yüksek himayemize sığınacaklardır. İtimat ‎buyurun, Anadolu’nun en ücra bir ‎köşesinde bir çobanın kalbini açtığınız zaman, ‎orada Mustafa Kemal yazar; bu böyledir Paşam. ‎Demesi üzerine verdiği ‎cevap pek uyarıcıdır: ‎ ‎ ‎
Beyefendi, Anadolu’nun ücra bir köşesinde bir köylünün, ‎çobanın kalbini açtığın ‎zaman orada Mustafa Kemal yazdığını zat-ı aliniz kadar ‎ben de bilirim. Amma, benim kadar ‎sizin de bilmenizi istediğim bir şey vardır ‎ki, o da şudur: Orada o çobanın bulunduğu yerin on ‎dakika ilerisindeki bir köy ‎imamı gelip o ismi on dakikada siler. İsterse istediği bir başka ismi ‎yazar. Bunu ‎da benim kadar sizin bilmenizi isterim. (Kalıpçı s.90)
‎ ‎ Günümüzde ise, birçok kent plancısının deyimiyle büyük bir köy haline ‎dönüştürülmüş olan büyük ‎şehirlerde, kırklı yıllarda Köy Enstitüsü ‎Öğretmenleri’ne biçilmiş rol imamlara yönlendirilmiştir: Eylül ‎‎2010 da yapılan ‎açıklamayla, Diyanet İşleri Başkanlığınca hazırlanan ve Ankara, Tekirdağ, ‎‎Karabük, Amasya ve Elazığ’da pilot uygulaması başlatılan projeye ‎göre;‎ ‎ ‎
Cami imamı, ezan saatleri dışında ev, ‎kahvehane, esnaf, fabrika ziyaretleri ‎gerçekleştirecek, okula gönderilmeyen ‎çocukların aileleriyle görüşerek ikna etmeye ve belli ‎vakıflar aracılığı ile ‎mahallesindeki öğrencilere burs sağlamaya çalışacak, çöp sorunundan içme ‎suyu ‎sorununa kadar yurttaşları ilgilendiren konularda devreye girecek; sosyal ‎etkinlikler ‎çerçevesinde mahallesinde piknik organizasyonları, fidan dikme ‎programları düzenleyecek, ‎özellikle köylerde köylünün sağlık taramasından ‎geçirilmesi için Sağlık Bakanlığı ile işbirliği ‎yapacaktır. (Cumhuriyet,12 ‎Eylül 2010)
‎ ‎ Böylece, Atatürk Devrimi’nin en önemli ürünlerinden biri olan (özellikle köylüye) ‎önderlik etme işlevi, ‎iyi bir eğitimden geçirilmiş öğretmenden alınarak, iyi (!) yetiştirilmiş ‎imama verilmiş bulunmaktadır.
‎ ‎ ‎

KARŞI DEVRİMİN BUGÜNÜ‎Δ‎

‎ Bir toplumsal ya da siyasal hareketin amacına ulaşma yolunda en önemli etkeni ‎ülke ‎yönetimine yani iktidara ulaşmasıdır.
‎ ‎ Karşı devrim düşünceleri Müdafaa-i Hukuk Grubu ‎‎içinde başlamış, ikinci dünya ‎savaşı sonrasında dış desteği de arkasına ‎alarak, Meclis içinde ve dışında, yönetim kudretinin de ‎etkisiyle halkın ‎düşüncesinde hâkim olmaya başlamıştır.
‎ ‎ Bugün halk arasında Atatürk devrimlerinin dine karşı olduğuna inandırılmış ‎büyük sayıda ‎kitleler oluşturulmuştur. Bu kitlelerin oluşturulmasında Kur’an ‎Kursları ve laiklik karşıtı ‎‎cemaatlerin gece gündüz çalışmaları ‎etkendir. Bu yolla bütün Anadolu halkı anti-laik ‎eğitimden geçirilmektedir. Laik insan olmaz, laik devlet ‎olur, bir insan ya ‎Müslümandır ya da laiktir sloganları geniş halk kitlelerine ‎‎enjekte edilmektedir. Bu devrim karşıtlarının kalemşorluğunu, din tacirlerinin ‎yanında, “Atatürk ‎Devrim ilkelerinin, kişi hak ve özgürlüklerini sınırladığı” ‎iddiasıyla, Atatürkçülüğe insafsızca ‎saldırıda bulunan liberal ‎yazarlar da yapmaktadır. Oysa her zaman hatırlanmalıdır ki, ‎Osmanlı ‎Devleti’nin çöküşünü ve yok olmasını hazırlayan olgu, asırlarca bilimden, bilimsel ‎düşünceden ‎uzak, hilafetin sürdürdüğü örümcekli kafalara ek olarak, 1838de İngilizlerle yapılan Ticaret ‎Anlaşması sonucunda Osmanlı’nın liberalizmin kucağına düşmesidir.
‎ ‎ Bugün karşı devrim hareketi, tüccarını, sanayicisini, basınını, medyasını, ‎üniversitesini ‎yaratmış, orduyu, yargıyı etkiler duruma ulaşmıştır. Atatürk ‎devrimlerini savunabilen gazete sayısı ‎bir elin parmak sayısına ulaşamamaktadır. ‎Türk ceza kanununa eklenen gizli ‎tanık maddesiyle, ‎Atatürkçü düşünceye hizmet eden üç televizyon kanalının ‎‎kurucuları/sahiplerinin üçü de tutuklanıp yargılanmaktadır. Atatürk Devrimleri ‎savunucularından çok ‎sayıda öğretim üyesi, rektör, gazeteci, muvazzaf veya ‎emekli ordu mensubu tutuklu/tutuksuz ‎yargılanmaktadır. İrtica ile mücadele ‎‎suç unsuru haline gelmiştir. Atatürk döneminin en ‎çok üzerinde ‎durduğu mücadele ettiği v>e galip geldiği irtica, son Milli Güvenlik Kurulu ‎toplantısında ‎‎(27.10.2010) tehdit unsurlarından çıkarılmıştır. En yetkili ağızlar ‎tarafından insanlar ulusalcılıkla ‎suçlanır duruma gelinmiştir.
‎ ‎ ‎

SONUÇ ‎‎Δ‎

‎ Çağdaşlaşma çabasındaki toplumların önündeki aşılması gereken en büyük sorun ‎ekonomik kalkınma, ‎bunun doğal sonucu olarak toplumda eşitliği sağlamadır. ‎Ulusal birliğin sarsılmazlığı, otoritenin ‎sağlamlığı ve yasallığı eşitlik sorununun ‎çözümü ile orantılı olarak güçlenir.
‎ ‎ Bir çağdaşlaşma eylemi olan ve ulusal birlik yaratma, otorite kurma, eşitlik ‎sağlama temellerine ‎dayalı Atatürk Devriminin büyük ilerleme kaydettiği eşitlik ‎sorununun, 1970’ lerin ortalarından ‎itibaren çözümü bir yana, daha da ‎çözümsüzlüğe gidilmesi sonucunda, ulusal birliği sarsıcı, otoriteyi ‎zayıflatıcı ‎ortamın yeniden oluşmasına yol açılmıştır.
‎ ‎ Çok büyük emeklerle, çabalarla ve yüzyıllar aralıklarıyla sağlanan Türk Birliği, ‎Anadolu Birliği ‎üzerinde bugün çözücü, dağıtıcı bir proje uygulandığı açık ‎bir şekilde gözükmektedir. Atatürk ‎Devrim modeli ile ortaya konan Türkiye Cumhuriyetini kuran ‎Türkiye halkına Türk ‎Ulusu denir. Tanımıyla somutlaşan ifade yerine ‎‎‎Türkiyelilik
konmaya çalışılmaktadır.
‎ ‎ Türkiye Cumhuriyeti adına, merkezi Vaşington’da bulunan Uluslararası İmar ‎ve Kalkınma ‎Bankası (dünya bankası), ile yapılan Milletlerarası Anlaşma ‎çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyetinin ‎bankanın programına uymayı taahhüt ‎ederek ve bu amaçla, hangi kurumun özelleştirileceğinden, ‎sosyal güvenlik, ‎mahalli idarelere, yargı işlerine kadar; idarî, ekonomik, toplumsal, siyasal ‎kanunların ‎birer birer TBMM de yasalaşması karşılığında bankadan borç para ‎alınması ve bu anlaşmanın gereği ‎olarak her yıl taahhütlerinden ‎gerçekleştirdiklerini ev ödevi olarak bankaya sunması, ‎bankanın kabulü ‎ölçüsünde bir miktar daha kredi diliminin serbest bırakılması, Türk Devriminin ‎öncel ‎ilkesi olan bağımsızlık düşüncesinden uluslararası düzeyde ne kadar ‎uzaklaşıldığını ‎göstermektedir.
‎ ‎ Osmanlı’nın sonunu getiren ve devrim kadrolarının son derece çekindikleri ‎borçlanma, özellikle dış ‎borçlanma tarihsel rekorlar kırmaktadır. İşsizlik te ‎cumhuriyet tarihinin bir başka rekortmenidir. ‎‎
‎ ‎ Atatürk devrim modelinden ve onun niteliklerinden, özellikle bağımsızlık ‎düşüncesinden uzaklaştıkça ‎ülkenin sorunları gittikçe büyüyecek ve ‎çözümsüzleşecektir. Bu durumda, ülkede devrimler öncesi ‎şartların doğması ‎ihtimali büyüktür .
‎ ‎ Karşı devrim hareketinin Atatürk Devrimi ile benzeşen tek yanı izlenen ‎yöntemidir. M. ‎Kemal Atatürk de, hedefe ulaşıncaya ‎kadar devrimleri bir bir eyleme koymuş, ne saltanatın, ne ‎hilâfetin ‎kaldırılacağını, ne de devlet şeklinin cumhuriyet olacağını zamanı gelmeden ‎açıklamıştır. ‎‎
‎ ‎ Türk Tarihi üzerinde çalışmalarıyla çok sayıda yayını bulunan ‎Paul Dumont; Türk ‎Devrimini ele aldığı 1991 yılında yayınlanan Mustafa Kemal isimli eserinin sonunda ‎endişesini bir soruyla ‎ortaya koymaktadır : ‎ ‎ ‎Eğer mollalar, manevi fetih için sabırlı bir çalışma ile, dindaşlarına daha ‎başka reçeteler, başka ‎tarz mücadele şekilleri, daha iyi anlaşılan, daha kolay ‎kabul edilen yeni hedefler sunarak başarılı ‎olursa?. (Dumont ‎s.134) Bu soruya ‎ ‎
‘evet başarılı oldular, Türk Devriminden yana olanlar karşılık ‎veremedi’ demek ‎yerinde olacaktır.
‎ ‎ Bu çalışmanın son sözü olarak bir tarihi anıyı aktararak noktalıyalım:
‎ ‎ ‎18 Aralık 1919 günü Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarıyla ‎birlikte Sivas’tan ‎ayrılarak iki günde Kırşehir’e varır. Halkın coşkun gösterileriyle karşılanır ve ‎şehrin ‎aydınları, ileri gelenleri ve halkla temaslarda bulunur, ‎Kırşehir Gençler Derneği’ndeki ‎nutkunda, ulusal dava için Kd’v uvay-ı ‎Milliyenin amil, irade-i milliyenin hakim olması ‎‎gereğini halka ilan eder. ‎Gece şerefine fener alayı düzenleyen halka hitabeden ‎Büyük ‎Önder, Namık Kemal’i kastederek şu mısraları ‎söyler :
‎ ‎
‎ ‎Namık_Kemal ‎ ‎ ‎ ‎
‎ Bu milletin içinden çıkan bir Kemal demiş ki:
‎ ‎        Vatanın bağrına düşman dayamış ‎‎hançerini,‎
‎        Yok imiş kurtaracak baht-ı ‎kara ‎maderini. ‎
‎ Gene bu milletin bağrından çıkan bir Kemal de diyor ki:
‎ ‎        Vatanın bağrına düşman dayasın ‎‎hançerini,
‎ ‎        Bulunur kurtaracak bahtı kara ‎‎maderini.‎
‎ ‎
‎ ‎ ‎Mustafa_Kemal
‎ ‎ ‎

KANAKÇA‎Δ‎‎

‎ ‎1:AFET İNAN, Ayşe İzmir İktisat KongresiTürk Tarih Kurumu ‎‎1989
‎ ‎ ‎2:ATATÜRK, Mustafa Kemal Nutuk-Söylev Cilt I, CİLT II, Türk ‎Tarih Kurumu ‎Yayınları 1989
‎ ‎ ‎3:ATATÜRK, Mustafa Kemal Yurttaş İçin Medeni Bilgiler Cem ‎Yayınevi 2001
‎ ‎ ‎4:DUMONT, Paul Mustafa Kemal Kültür Bakanlığı Yayınları ‎‎1994
‎ ‎ ‎5:İLHAN, Suat Evrimleşen Türk Devrimi Atatürk Araştırma ‎Merkezi 1998
‎ ‎ ‎6:İNAN, Ali Mithat Atatürk’ün Not Defterleri Gündoğan Yayınları ‎‎1998
‎ ‎ ‎7:KALIPÇI, İlknur Güntürkün Atatürk ile Bir Gezinti Epsilon ‎Yayıncılık 2007
‎ ‎ ‎8:KİLİ, Suna Atatürk Devrimi T. İş Bankası Yayınları 1981
‎ ‎ ‎9:KONGAR, Emre Atatürk ve Devrim Kuramları T.İş Bankası ‎Yayınları 1981
‎ ‎ ‎10:OMURTAK, S. H.A.YÜCEL, İ.sungu, E.Z.KARAL, F.R.UNAT, ‎E.SÖKMEN, U.İĞDEMİR Atatürk -1000 ‎Temel Eser- ,Milli ‎Eğitim Basımevi 1970
Işıklı Yol BaşSayfa
3Sutun Başsayfa