BAŞ SAYFA  YAZILAR  MAVİPENCERE   GÖZLEMEVİ   ARKABAHÇE   IŞIKLIYOL
                            Alıntılık  Belgelik   Yarenlik   Okumalık ‎   Bakmalık   Gezinmelik

Siyasi ve İktisadi Düzlemde
DEMOKRATİKLEŞME
I

BÖLÜMLER

YONTEM UZERINE
I. ANTIK CAGDA ESITLIK VE DEMOKRASI UZERINE
II. ANTIK CAG SONRASI DEMOKRASI, DEVLET, ESITLİK UZERINE
    A.KAPITALIZM VE BURJUVA DEMOKRASISI
    B.SIYASI DEMOKRASI, IKTISADI DEMOKRASI VE DEMOKRATIKLESME
III.SIYASI DEMOKRATIKLESME, IKTISADI DEMOKRATIKLESME KURUMLARI
    A. SIYASI DEMOKRATIKLESME UZERINE
           i. SIYASI KATILMA
          ii.KAZANILMIS HAKLAR
    B. IKTISADI DEMOKRATIKLESME UZERINE
         i. IKTISADI KATILMA
         ii.DUZENLEMELER
KAYNAKCA

YÖNTEM ÜZERİNE

Demokrasi ve demokrasiden türeyen kavram, olgu ve kurumsallaşmalar tarih boyunca sürekli olarak mevcut statükodan (verili düzenden) biraz daha öteye gitmek isteği peşinde olanların uğraşı alanı içinde olmuştur. Bu da haliyle hakkaniyete uygun, eşitlikçi ve mümkün olduğunca özgür yaşam biçimleri arayışlarını gerektirmiştir. Böylece, demokratikleşme ya da demokrasi mücadelesi doğası itibariyle hiç kuşkusuz radikaldir ve radikallerce değişen toplum koşullarına koşut olarak geliştirilmekte ve gündemde tutulmaktadır. Bu yazıda Demokratikleşme doğasına aykırı gelmeyecek bir tarihsel silsile formatında kısaca incelenmeye çalışılmıştır. Bu format “tarihsel maddecilik” tir. Ancak, konu bunun dışında ya da anti-tezi olarak geliştirilen yaklaşımlar ışığında da incelenebilir. Konunun önemine binaen ne türlü yaklaşım altında incelenirse incelensin, ortaya çıkacak her çalışma ya da irdeleme hepimizin makbulü olmalıdır.

I - ANTİK ÇAĞDA EŞİTLİK VE DEMOKRASİ ÜZERİNE

(1) Eşitlik, insanlığın en eski toplumsal biçimlenişi olan ilkel toplumda ortaya çıkıyor. Nedeni oldukça basit, paylaşacakları çok fazla şeyi olmayan ve salt yiyecek bulma ve barınma gibi iki sorunu olan bir çağın insanları için herkesin eşit olmasından daha doğal bir şey yok. Yani bu anlamda eşitlik, insanların biriktirebilecekleri maddeleri ve buna erişebilecekleri zihinsel yetileri oluşana dek mutlak olarak var olan bir olgu. Böylece eşitlik, insanlığın gelişimi içinde daha farklı bir toplumsal biçimlenişte, sözgelimi köleci toplumda, yerini eşitsizliğe terk ediyor. İnsanlar sınıf ve katmanlara bölünüyor, toplumdaki işlevlilikleri değişiyor ve bu yeni kuşaklara aktarılıyor.
Köleci dönem öncesi toplumlar eşitlikçi toplumlar. Bunlar genellikle de göçebe. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki bir KLAN ya da kabilede başkanın, düşüncelerine saygı duyulan ve uyulan yaşlıların olması eşitliğin varlığına ilişkin bir anti-tez yaratmıyor. Çünkü, eşitlik yığınlarla ve genel toplum niceliği ile ilişkili bir olgu. Eşitliğin genel siyaset platformunda doğurdukları da daha sonraki toplum biçimlenmelerinde ve çağımız toplumlarında görülenlerden oldukça farklı mekanizmalar. Hemen bir örnek vermekte yarar var. Tanrı ZEUS, tanrılar iktidarını ele geçirince kardeşleri Hades ve Poseidon ‘la birlikte dünyayı “Kurra” mekanizması aracılığı ile paylaşmış. İnsanlığın daha farklı mekanizmalar bulmasına dek, (sözgelimi iktidara göz koyabilecek kardeşlerin “siyaset olunması” yöntemi ki ilk kez Fatih Sultan Mehmet ile kurumlaşmış), kurra mekanizması ve türevleri antik çağda kurumlaşmışlar daha sonra da varlığını sürdürebilmişlerdir.
Eşitliğin sonunu göçebe toplulukların ya bir topluluğun mirasına konarak ya da
  • konmayarak göçebelikten çıkmaları getiriyor. Böylece hem eski topluluk ile işgalci göçebelerin arasında hem de işgalci göçebelerin kendi aralarında farklılıklar boy gösteriyor. Köleci toplumsal dinamizmin üretici unsurları olarak köle toplumun insanları bir yana konulacak olursa, eski göçebe toplumun kesitleri arasındaki ilişkiler genellikle dışsal dinamiklerce belirleniyor. Vatandaşlık hakkı tanınan muzaffer eski göçebelerle tanınmayanlar arasındaki diyalog, mücadele, zaman içinde yine bir eşitlikçi ortam doğuruyor. Yani daha önce demirin silah araçlarında kullanılabilme olanağının gelişmesi ya da alfabenin yaygınlaşması nasıl belli bir demokratikleşme yaratıyorsa, bu kez de sözgelimi süvarilere karşı ağır piyade taktiklerinin gelişmesi böylece de kendini süvari olarak donatamayan,
  • asil olmayan şehirli ve köylü halkın kendilerini ağır piyade olarak donatabilmeleri, ya da sayısı kendilerinden kat kat üstün kölelerin ayaklanmalarına karşı varlıklarını sürdürebilmek için işgalci göçebelerin kendi içlerinde sınıfsal eşitliği kurumlaştırmaları, siyasi eşitliğe yol açacak gelişme ve reformları yaratıyor.
    **Eşitliğin yarattığı olanaklar her zaman özgürlükleri belirler. Ya da eşitliğin dozajı neyse özgürlükler de o kadardır. Antik çağın Atina ve Isparta ‘sında açık seçik gözlemlenen süreçler belli bir demokrasi biçimlenişini de doğurmuş oluyorlar. Böylece, demokrasinin tarih sahnesine çıkıp pişmesi, evrimleşmesi için eşitlik ve dolayısı ile özgürlüğün boyutlanması gerekiyor.
    Antik çağda eşitlik ve bunun siyasi bir uzantısı olarak demokrasi dendiğinde akla ilk Atina geliyor. Buna Isparta ‘yı da eklemek yanlış olmasa gerek. Her iki şehir devletinin gelişme dinamiği farklı da olsa geldikleri yer ya da sonuç aynı. O da tüm kent sakinlerine (köle ve yabancıların dışında) vatandaşlık yani siyasal hakları tanımaları. A(2) ncak, yine de belli kurumları daha önce geliştiren ve çeşitlendiren Atina ‘ya öncelik vermekte hiçbir sakınca olmasa gerek. Atina ‘da oluşan biçimiyle vatandaşlar arası eşitlik ve özgürlük kısa bir süre sonra , siyasal bir aksiyon haline gelmiş. Bu da siyasi bir fenomen olarak Atina şehir devletinin kaderini belirlemiş. Atina Şehir Devleti, bilindiği gibi deniz aşırı getirilerin (sömürülerin) belirlediği ve onun sürekliliğinin sağlanmasının başat sorunsal olduğu bir devlet. Bu anlamda belki de yüzyıllar sonra gelişen Büyük Britanya İmparatorluğu ‘nun bir proto-tipi. Proto-tipi çünkü, her ikiside klasik özgürlük ve emperyalizmin beşiği. Atina ‘da demokrasi kurumu nasıl gelişip serpildiyse ve örnek olduysa, İngiltere ‘de de klasik parlamenterizm öyle gelişti ve örnek oldu, ve bunun kaynağını da tıpkı Atina ‘da olduğu gibi emperyalist getiri oluşturdu.
    Atina demokrasisinin en özgün ifadesini Atina Demokratik Partisinin lideri Perikles ‘in Peloponnesos Savaşı dolayısıyla söylediği “Cenaze Söylevi”nde buluyoruz. Bu söylev, ünlü tarihçi Thukydides tarafından aktarılmış. Atina demokrasisinin genel şematiğini ve kurumlarını açık seçik ortaya koyan söylev, söylevi bizzat aktaran Thukydides tarafından eleştirilmiş. Thukydides ‘in Perikles ‘i cenaze töreninde konuşturmasından önce, Demokratik Partinin genel anlayışına karşıt bir partinin, Oligarşi Partisinin bir taraftarı olarak sunduğu eleştiriye göz atmakta yarar var:
    “…….. Böylece işte (Atina ‘da), gerçi lafzan “demokratia” mevcut olmuştur; Ancak bu, mahiyeti itibariyle, “birinci adam” tarafından idare edilmekten başka bir şey değildir”. (3)
    Thukydides ‘in lafzî olarak belirlediği Atina demokrasisini Perikles “Cenaze Söylevi”nde şöyle anlatıyor:
    “…… bizim mevcudiyeti ile iftihar ettiğimiz, komşuların müesseselerine benzemeğe çalışmayan bir esas teşkilatımız var. Yani biz başkalarını taklit etmiyoruz; bilakis, daha ziyade, bazılarına bizzat numune oluyoruz. Bunun adına da, idare birkaç kişinin değil, ekseriyetin eline verildiği için, Demokratia deniyor. Burada herkes, kanunlara göre, vatandaş (hususi) menfaatları bakımından aynı haklara sahiptir. (Siyasi) itibara gelince, (burada) her fert bulunduğu yerde temayüz edince, yani kendisinin öyle muayyen bir kasttan olması yüzünden değil, bilakis çalışkanlığı neticesinde, devlet idaresine çağırılır. Diğer cihetten de, (burada) hiç kimse, eğer devlete hizmet edebilecek bir durumda ise, öyle fukaralığı dolayısıyla veya sınıfının aşağılığı yüzünden, bundan men edilemez.
    “……. fakat zenaate yönelmiş olan ötekilerde, siyasi işleri sathî olmayan bir şekilde idrak edecek durumdadır. Çünkü, yalnız biz, bunlara hiç iştirak etmeyen kimseyi, rahat ve huzuru seven değil, bilakis, tamamiyle faydasız biri olarak telakki ediyoruz….. biz, konuşup görüşmelerde işleri önleyici bir şey görmüyoruz; tersine, asıl işleri önleyici şeyi biz, işle lüzumlu olanı fiilen yapmaya kalkmadan evvel, sözle haberdar edilmemekte buluyoruz.”
    (4) Perikles ‘in çizdiği tablodan Atina demokrasisinin kurumları rahatça çıkarsanabiliyor. İlk kurum Perikles ‘in “özgün” olarak nitelediği “çoğunluğun iktidarı”. Çoğunluğun yönetimi diğer bir kurumla, belki de zorunlu olarak onun bir devamı olan, yasalar önünde eşitlik kurumu ile pekiştirilerek Atina demokrasisinin başat siyasi sistematiği oluşturulmuş oluyor. Daha sonra bu siyasi sistematiğin çalışkanlık ya da liyakat mekanizmasıyla beslendiği saptanabiliyor. Bunun anlamı, kuşkusuz, eşzamanlı yönetimlerin aynı mekanizma yerine, vatandaş olanların belli bir toprak miktarı sahipliği esas alınarak geliştirdiği düzenlemeler akla getirilince önemli olmakta.
    Perikles ‘in söylevinde değinilmesi gereken bir önemli diğer kurum da, vatandaşların siyaset yapabilme özgürlüğü. Buna kısaca “siyasi katılma” da denebilir. “Çoğunluğun İktidarı”nın sağlanması yani Atina sitesi demokrasisi böylece iktidar ve muhalefetteki yurttaşlar ayırt edilmeksizin vatandaşların siyasi eleştiri platformundaki müdahalelerine açık olmakta. Muhalefet tarafından da sunulacak siyasi eleştirilerin belli toplumsal dengeleri oluşturma işlevi oldukça açık)(5) Çoğunluğun iktidarı ya da yönetimi demokrasinin “halkın iktidarı (yönetimi)” tanımına daha da netlik kazandırıyor. Eşitlik mekanizmasının kişileri çoğunluk oluşturabilme dolayısıyla egemen olabilme durumuna getirmesi, Antik çağ öncesi eşitliğin başkalaştığının bir göstergesi. Çoğunluğun toplumu yönetmesi kuşkusuz yönetenlerle yönetilenlerin aynı olması sonucunu doğurmuyor. Vatandaşlar siyasal gücü doğrudan kullanıyorlar ve böylece “doğrudan demokrasi” tarihte ilk kez ortaya çıkıyor. Yönetenlerin belirlenmesinde seçim esas olmakla birlikte, kurra sistemi, tiranlığa yol açabilecek egemenlik türleri site devletinin önemli kurumları oluyor. Ancak yönetenlerle yönetilenlerin yan yana, yüzyüze yaşadığı bir mekan olarak belli bir toplumsal denetimin doruk noktalarına varabilmesi site devletinde olanaklı. Günümüzde “turistik kalıntılar” olarak varlığını sürdüren doğrudan demokrasi yerini artık daha evrimleşmiş bir türevi olan “temsili ya da aracılı demokrasi” biçiminde sürdürüyor. Başa

    Başa

    II - ANTİK ÇAĞ SONRASI DEMOKRASİ, DEVLET, EŞİTLİK ÜZERİNE

    Antik Çağda eşitlik kurumunun bağrında doğan ve daha sonrada “devlet” kurumunun sürekliliğini koruduğu her toplum biçimlenmesinde çeşitlenen demokrasi, tarihsel ve toplumsal bir kategori olarak siyasi katılma ve mücadele ortamını oluşturmakta ve belirlemekte. Köleci toplumu izleyen ve bin yıllık bir dönemi kapsayan feodalizm köleci toplumlardakinden daha farklı bir devlet kurumuna sahipti. Buna koşut olarakta Antik çağın site devletlerindeki doğrudan demokrasinin yerini feodal üretim biçiminin doğurduğu siyasi mücadele biçimleri aldı. Toprak mülkiyeti sahipliğinin belirlediği egemenlik türleri başat oldu ve köle ve serfler tümüyle kamusal haklardan yoksun bırakıldı. Bu dönemdeki yığın ayaklanmaları iktisadi koşullardan doğmakla birlikte siyasi bir kazanıma dönüşemedi. Tıpkı feodaller arası güç mücadelesinin çoğu kez sınıfsal hareketlerden bağımsız olabilmesi gibi. Feodalizm dönemindeki köylü ayaklanmaları, Almanya ‘daki köylü ayaklanmaları ve 1770 ‘lerde Rusya ‘daki Pugaçov köylü ayaklanmaları (6) toplumları altüst edip uzun yıllar karışıklıklar yarattıysa da güçlü feodalizm karşısında sabun köpüğü gibi eriyip gitti. Böylece toplumu yönetmenin toplumsal hareketlilik dışında daha merkezileşmiş ve o anlamda da güçlenmiş bir azınlığın (feodallerin) tekeline alınmasıyla, Antik çağın sitelerindeki siyasi karar alma kurum ve süreçleri yerini otoriter biçimlenmelere bıraktı. Demokrasi ve devletin özgün ve evrensel anlamdaki içiçeliğini hem kuramcı hem de ihtilalci bir kişiliğin aşağıdaki çözümlemesinde görmek mümkün:
    “Demokrasi bir devlet biçimidir, onun bir türüdür. Bundan dolayı bir yandan her devlet gibi, demokrasi de, gücün örgütlü olarak ve sistematik biçimde insanlara uygulanmasıdır. Fakat diğer taraftanda, demokrasi, yurttaşlar arasındaki eşitliğin, devletin biçiminin herkesçe eşit olarak belirlenmesi ve yönetilmesi hakkının resmen tanınmasıdır. (7) Başa

    A. KAPİTALİZM VE BURJUVA DEMOKRASİSİ:

    Feodalizmin çöküşü, özellikle 18.yy. kitlelerde yeni arayış uğraşlarının verildiği, böylece de iktidar mücadelesine katılmanın militanlık düzeylerine ulaştığı dönem oldu. Feodalizme karşı verilen iktidar mücadelesinin öncülüğünü burjuvazi, yığınlarını da köylü ve işçiler oluşturdu. Burjuvazi, kendi dışındaki sınıf ve kesimleri bu kavgaya genel eşitlikçi, özgürlükçü bir dünya anlayışı yayması sayesinde soktu. Feodalizmin katı ve acımasız sömürü mekanizması içindeki yığınlar ilk kez kendilerini de göz önünde tutabilecek yeni bir toplum oluşturulmasının gayreti içine girdiler. Böylece yığınların demokrasi mücadelesi, sanayi toplumunun (kapitalist mekanın) diyalektiği içinde yeni bir biçim ve boyutta başlamış oldu.
    Kapitalizmin ilk evrelerinde liberalizm egemen oldu. Liberal ideoloji, kapitalizmin kendine özgü demokrasisinin temelini attı. Bu burjuva demokrasisi idi. Liberalizmin iktisadi dinamizmde başat kıldığı “rekabet” kurumu, kendisi için gerekli olan genel esnekliği ancak burjuva demokrasisi aracılığı ile sağlayabilirdi. Böylece toplumsal gelişme dinamizmi burjuva demokrasisi rekabetçiliğinin ivmesinden elde edildi.
    Daha önceki toplumlardan farklı olarak çeşitli kurumlar gelişti. Genel Seçimler, Örgütlenme, Toplantı, Sendikalaşma ve Toplu Sözleşme, Fikir, Söz, Vicdani Kanaat ve Felsefi Görüş, Yayın Özgürlüğü gibi kurumlar burjuva demokrasisinin temel kurumları oldu. Ancak kapitalizm içindeki bu kurumlar demokrasinin sınıfsal, burjuva karakterini özünden, tümden sarsacak kurumlar değildi. Yine de bu kurumlar siyasi perspektifler oluşturmaya yardımcı ve mücadele geleneğine istikrar kazandırıcı kilometre taşları oldu. “Özgürlük, sadece yasakların kalkması değildi, özgürlükleri fiilen kullanabilme olanaklarına sahip olmaktı. Sömüren-sömürülen ilişkisi içinde ise, sömürülenler bu özgürlükleri kullanma olanaklarına elbette sömürenler kadar sahip olamıyordu, olamazlardı. Ama bu özgürlükleri hiç kullanamıyorda değillerdi. İşçi sınıfı nicel ve nitel bakımdan güçlendikçe demokratik hak ve özgürlüklere daha bir sahip çıkıyor, bunları kullanma, olanaklarını daha bir geliştiriyordu.”
    (8) Burjuva demokrasisinin kurumlarının içerildiği sanayi toplumu (kapitalist mekan) “demokratik cumhuriyet” olarak tanımlandı. “Demokratik Cumhuriyet kapitalizmin mümkün olan en iyi politik biçimidir ve bu yüzden, sermaye, bu en iyi biçimi bir kez kotardımı, iktidarını o denli sağlam ve güvenli kurar ki, artık hiç bir kişi, kurum ya da parti değişikliği onu sarsamaz. Genel oy hakkını burjuvazinin egemenlik aracı olarak belirttiği zaman, Engels ‘in tümüyle açık olduğunu da belirtmek gerekir. Alman Sosyal Demokrasisinin uzun deneyimi açıkça göz önüne alan Engels, -genel oy hakkı- diyor, ‘işçi sınıfının olgunluğunu ölçer ‘. Günümüz devletinde bundan daha çok hiçbir şey olmayacaktır.” (9)
    Demokratik kurumların en başta geleni olan “Genel Seçimlere Katılabilme”, kapitalist gelişme içinde yeni biçimler doğurdu. Başta işçi sınıfının ve diğer emekçi kesimlerin “oy vermesi” ile eşanlamlı olarak algılanan bu kurum giderek daha siyasi bir veçhe kazandı. Yani, yığınlar, siyasi arenada kendi politik örgütlerini gerçekleştirme yoluna gittiler. Demokratik cumhuriyetin önemi gitgide daha çok kavrandı, yığınlarca sahip çıkılması gereken bir yönetim türü oldu. Bu yönetim türü içinde siyasi kazanımlar için demokratik kurumlar seferber edilebilme olanağına kavuştu, böylece de politik demokrasi platformunda deneyimler ve kurumlar geliştirildi. Başa

    B. SİYASİ DEMOKRASİ, İKTİSADİ DEMOKRASİ VE DEMOKRATİKLEŞME:

    Kapitalist toplumlarda demokrasinin ve kurumlarının korunması ya da geliştirilmesi için yapılan hareketliliklere kısaca demokrasi mücadelesi diyeceğiz. Demokratikleşme de aynı anlama gelmekte. Demokratikleşme ya da demokrasi mücadelesi kuşkusuz bir bütün. Ancak, çeşitli alan ve kesimlerde, aynı amaca yönelik fakat, değişik nitelikler taşıyan kurumlar ya da uğraşı türleri olmaları dolayısıyla, kategorik bir çözümleme konuya daha açıklık getirebilir. Şöyle ki, demokratikleşmeyi ikiye ayıracağız. İktisadi demokrasi ve siyasi demokrasi. Bu iki kurum ancak anlatım kolaylığı için birbirinden ayrı sunulabilir. Yoksa bunun dışında birbirinden soyut kurumlar olmaları olanaklı değil. Toplumlardaki iktisadi güç, siyasi mekanizmayı ya da otoriteyi nasıl belirliyorsa ve onun doğal bir uzantısını oluşturuyorsa, siyasi demokrasi ve iktisadi demokrasi de üretim sürecinin ilişkilerinden ve onun örgütlenme biçiminden soyutlanamaz.
    Neo-liberalist bakış açısı olayı böyle görmüyor: “……İktisadi özgürlüğü dolaysız olarak sağlayan iktisadi örgütlenme türü, yani rekabetçi kapitalizm, siyasi özgürlüğü de geliştirir, çünkü, siyasi güçten iktisadi gücü ayırır ve bu yolla birbirlerini dengelemiş olur…..”. (10) Bunun böyle olmadığı üzerinde uzun boylu durmak gereksiz. Ancak bu yargıyı biçimlendiren mantık silsilesinin kritik noktasını da aktarmak gerekiyor: “……Değişimin yaygın(etkin) özgürlüğü sağlandıkça “Pazar” örgütlenmesinin temel özellikleri kişilerin birbirlerine yönelik karışımcılıklarını engeller. Tüketiciler, satıcıların baskılarından başvuracakları diğer satıcıların mevcudiyeti sayesinde korunurlar. Satıcılarda tüketicilerin baskısından başvuracakları diğer tüketicilerin mevcudiyeti sayesinde korunurlar. İşçilerde işverenlerin baskılarından başka işverenlerle çalışabilme olanakları sayesinde korunurlar. Ve süreç böyle sürer. Pazar örgütlenmesi bunu gayrı şahsi ve merkezi bir otorite olmaksızın gerçekleştirebilir….” (11) Böylece toplumda bir yandan üretici-tüketici ayırımı ve onların birbirinden kopuk unsurlar olmaları temel olarak alınmış oluyor. Diğer yandan da iktisaden güçlü olan tarafın, zayıf olan tarafla soyut bir eşitliği söz konusu oluyor.
    İktisadi güç ile siyasi gücün dolayısı ile bunun demokrasi mücadelesi bağlamındaki uzantısının ayrı ayrı şeyler olmadığı, siyasi ve iktisadi demokratikleşmenin bir bütün olduğu, giderek, siyasi demokratikleşmenin toplumlardaki başat demokratikleşme kıstası olduğu ve kurumları ancak eksiksiz olarak yaşama geçirilirse iktisadi demokratikleşmede atılan ileri adımların kalıcı ve istikrarlı olabileceği bundan sonraki bölümde irdelemeye çalışacağımız konuyu oluşturacaktır. Başa

    III. SİYASİ DEMOKRATİKLEŞME, İKTİSADİ DEMOKRATİKLEŞME KURUMLARI

    A. SİYASİ DEMOKRATİKLEŞME ÜZERİNE

    Demokrasi mücadelesinin siyasi platformda biçimlenmesi benzer durumdaki insanların belli bir otoriteye tepkisiyle başlıyor. Antik çağın Atina ‘sında Aristokrat olmayan yurttaşların (demos) Demokrat Parti ‘de birleşmesi, böylece siyasi karar alma süreçlerine ağırlıklarını koymaları, daha sonraki sınıflı toplumlarda da benzer örgütlenme tipleri yarattı. Doğaldır ki daha gelişkin, evrimleşmiş biçimler altında. Siyasi demokrasi mücadelesini daha çok açabilmek için iki kavramdan hareket etmemiz gerekiyor. Devlet ve yabancılaşma. Engels şöyle diyor: “………., karşıtlıkların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu yararsız bir mücadele içinde yok etmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi düzen sınırları içinde tutması gereken bir zor gereksinimi kendini kabul ettirir. İşte toplumdan kaynaklanan ama onun üstünde olan ve gitgide yabancılaşan bu zor (güç) devlettir.”(12)
    (12) Siyasi demokrasi bağlamında yine bir alıntıyla bağlayalım: “Mark, yabancılaşma kavramı ile ilk defa, Alman filozof Hegel üzerine çalışırken karşılaştı. Fakat ne gariptir ki, Hegel ‘in eserinde ilk önce dikkatini çeken yabancılaşmış emek teorisi olmadı. İnsanın bir vatandaş olarak devletle ilişkilerindeki yabancılaşması (siyasi yabancılaşma) Marx ‘ın felsefi, siyasi ve sosyal düşüncesinin başlangıç noktası oldu.” (13) Böylece insana yabancılaşan devlete erişme ve etkileyebilmenin tarih içindeki gelişimini bir yana bırakarak, verili koşullardaki çözümlemesini yapmaya çalışalım. Başa

    i. SİYASİ KATILMA

    Siyasi demokratikleşmenin ilk kurumu katılma kurumu olmakta.
    Siyasi katılma belli başlı iki kategoriden incelenebilir. Genel Seçimler ve Temsil ile Örgütlenme. Siyasal demokrasinin belli başlı katılma aracı genel seçimler ve temsil kategorisi. Bu en geniş anlamıyla iktidarın belirlenmesidir. Bu anlamda en makro kategoridir. Eski Yunan ‘ın sitelerindeki seçimler bir yana konulacak olursa, genel seçimler kapitalist üretim biçiminin bir üst yapısını. Yani sanayileşmiş toplumların en belli başlı göstergesi.
    Genel seçimler ve temsil kategorisinin belli başlı unsurları seçme ve seçilme ve genel ve eşit oy mekanizmaları. Bu iki mekanizmanın varlığı genel seçimler ve temsil kategorisinin varlığına karine oluşturmakta. Sanayi toplumunun (kapitalizmin) dünya sahnesine çıktığı 17.yy. ikinci yarısından (Hollanda ve İngiltere) bugüne dek başta işçi sınıfı sonra da diğer yığınların uğraşları hep oy hakkının genişletilmesi amacına yönelik. Sözgelimi, İngiltere Çartist hareketi. Burjuvazinin kendi devrimini yarattığı dönemlerde ortaya attığı radikal düşüncelerin (İnsan Hakları Bildirgeleri v.s.) geniş yığınlarda yankı bulması ve dolayısı ile emekçi yığınların sınıfsal hareketliliğinin hızlanması toplumsal platformda iktidar biçimlenmelerine katılımları genel seçimler ve temsil kurumunun geliştirilmesi ile olanak buldu. Bu sürecin doğal bir uzantısı olarak siyasi katılmanın diğer bir temel kategorisi de örgütlenme olmakta. Yığınların genel ve eşit oy hakkına sahip olmaları, kendi çıkarlarının doğrultusunda siyasi örgütlenmelerini doğurdu. Kimi sanayileşmiş ülkeler emekçi partilerini “Burjuva Demokrasisinin” gereği olarak kabullenirken kimi ülkeler iç dinamiklerinin farklılığı uyarınca sözü edilen örgütlenmeleri gündem dışı bıraktılar.
    Siyasi demokratikleşmenin mihenk taşı olan “örgütlenme” kurumu siyasi özgürlüklerin yasal engellerden kurtarılması ile özdeş olmakta. Toplumun diğer kesim ve sektörlerinde oluşan dolaylı hareketlilik ve kurumlaşmalar toplumlardaki siyasi karar alma süreçlerine yansımazlar, ya da genellik arzetmeksizin yansırlar. Bu anlamda siyasi demokrasinin dışındaki kurumsallaşmalarda oluşan yatay hareketlilik ya da mücadele biçimleri karar alma süreçlerine “KATILMA” niteliğinde değildir.
    (14) Yığınların politik örgütlenmeleri toplumsal yaşamdaki siyasi erk mücadelesinin -iktidar ya da muhalefet- hangi aşamasında olursa olsun yaşamsal bir önem arzetmekte. Sanayi ülkelerindeki güncel görünümleri itibariyle istihdam edilenleri temsil eden siyasi örgütler burjuvazinin belli bir iktidar biçimine karşı muhalefet görevi görmekteler. Burjuvazinin politik iktidarlarına karşı parlamenter düzeyde sürdürülen aktiviteler iki önemli işleve sahipler. Birincisi mevcut iktidarların sürekli eleştirilmesi yoluyla “TOPLUMSAL MUHALEFET” mekanizmasını yaşama geçirmek ve yığın muhalefetini istikrarlı bir yapıya kavuşturmak (bu işlev kuşkusuz değişik yapıda herhangi bir partinin örgütlendiği toplumsal muhalefetten farklı olacaktır). Bu anlamda da zaman zaman “UYARI” niteliğinde karışımcılıklar ortaya çıkacak, siyasi anlamda “KATILIM”ın belli formülasyonları türeyebilecektir.
    Diğer yandan da, Parlamenter düzeyde oluşan “ÖRGÜTLENMENİN” ikinci önemli işlevi tüm toplum sınıf ve kesitleri açısından “SEÇENEK” olma durumlarıdır. Toplumların sosyo-politik yaşama duyarlı unsurlardan oluşmaları, ancak kendi umur ve bekleyişlerine yanıt veren örgütlenmelerin varlığı ile olanaklıdır. Böylece belli bir ekonomik yapının yığınlarda yarattığı umutsuzluk ve çözümsüzlükler “SEÇENEK ÖRGÜTLERİN” siyasi iktidarda söz sahibi olabilme olasılıkları ile gerçekçi arayışlara yönlendirilebilir.
    Bu iki işlevin dışında, kuşkusuz, politik örgütlenmeler gelecekteki toplum yapısının bürokratik ve yönetimsel proto-tipini oluşturmaktadırlar.
    Başa

    ii- KAZANILMIŞ HAKLAR

    Siyasi demokrasinin diğer kurumlarını da kişisel haklar, yasalar önünde eşitlik ve sosyal devlet olarak sıralayabiliriz. Bunlara kısaca kazanılmış haklar diyeceğiz.
    Kazanılmış haklar kurumunun ilk kategorisi olan kişisel haklar kurumu, 17.yy ‘dan itibaren kapitalist üretim biçiminin içinde “birey”i koruyan ve onun özbenliğini geliştiren bir kurum olarak boy attı. Çoğu kez toplumsal güç mücadelesinin belirlediği nitelikte yazılı metinlerde yer alarak bir anlamda “RESMİ” bir kategori haline geldi.
    Kişisel Haklar kurumu toplumların karakterleri çerçevesinde sayısı oldukça kabarık tali unsurları içeren bir kurum. Sözgelimi toplantı, fikir, söz, basın ve inanç örgütleri gibi. Kişisel Hak ve Özgürlüklerin evrimi özellikle üretim sürecindeki hareketliliklerde kazandığı önem dolayısı ile yığınların ilgisini çekti. Böylece de sürekli sahip çıkılan ve vazgeçilmeyen bir KURUM haline geldi. Biraz sonra göz atacağımız kurumların başlangıç noktası olarak kişisel haklar kurumunu almak, saptamak gerekmekte.
    Yasalar önünde eşitlik, yazılı tarihin en eskilerinde rastlanan bir kategori. Antik çağ demokrasisi-eşitliği üzerine olan ilk bölümde sözü edildiği gibi demokrasi eşitliğin bağrında doğuyor, bu anlamda da yasalar önünde eşitlik kurumu tarihin ilk demokrasi anlayışı.
    (15) Yasalar önünde eşitlik kategorisi, kişisel haklar kurumunun bir uzantısıdır denebilir. Ekonomik eşitlik kavramını soyutlayarak kurumlaşan yasalar önünde eşitlik kategorisi, burjuvazinin kendine özgü eşitlikçi anlayışın inşa ettiği bir kategori.
    Siyasi iktidarların kurallaştırdığı yasaları tüm toplum bireylerine değişmeden uygulanması, “Benzer” durumdaki birey sayısını arttırmakta, bir anlamda, herhangi bir kurallar bütünü karşısında homojenleşmiş kitleler yaratmakta. Yasalar önünde eşitlik kurumu, “Genelleştirici” niteliği ile herhangi bir kazanımı yatay olarak ilgili sınıf ya da kesimleri iletmekte ya da tam tersini gerçekleştirmekte. Böylece siyasi kazanımlara yönelik olarak atılacak ön adımların, sözgelimi örgütlenme, yayın özgürlüğü bilim ve sanat özgürlüğü gibi atılımların boyutlanmasında, taraflar toplayabilmesinde, özetle organik bir hale gelmesinde yasalar önünde eşitlik kategorisi önemli işlevler taşımakta.
    Kazanılmış haklar kurumunun son kategorisini “Sosyal Devlet” oluşturuyor. Sosyal devletin biçimlenmesi toplumdan topluma değişiyor.(16) II. Dünya Savaşı sonrası gelişimlerin biçimlendirildiği bu kategori tüm topluma yönelik kamusal girişim ve aktiviteleri bünyesinde taşıyor. Liberalizmin oldukça tepkisini çeken bu kategori aslında devletin temel işlevine özlü değişiklikler getirmiyor. Sosyal devlet, kuşkusuz sosyalist devlet de değil. Olsa olsa konumları farklı olan toplumsal kesitlerin bu karakteristiklerinin tescili anlamında ve böylece de korunması gerekenlere “mali takat ile takyid edilme” koşulu ile iyileştirmelere “cevaz” vermekte. İktisadi, sosyal ve kültürel iyileştirmelerin dozajı bu kategorinin siyasi demokrasi mücadelesindeki önemini belirliyor. Başa

    B. - İKTİSADİ DEMOKRATİKLEŞME ÜZERİNE

    İktisadi demokrasi mücadelesi “iktisadi eşitsizliğin” çözümsüzlüklerini gidermeye yönelik kurumları barındırıyor. Kuşkusuz bu anlamda siyasi demokratikleşmenin “mütemmimcüzü”. Ancak farklı mekanlarda boy göstermesi özgün bir tanımı gerektiriyor. Tanım için yabancılaşmaya başvuracağız: “…....ekonomik yabancılaşma, sınıflı toplumlarda insan faaliyetinin bütün alanlarını kapsayan çok daha genel bir olgunun sadece bir parçasıdır. Ama en belirleyici unsurdur. Ekonomik yabancılaşmanın ilk ve en çarpıcı yönü, insanların, üretim ve geçim araçlarına hür olarak erişebilme imkanından yoksun kalmalarıdır.”
    (17) Eşitsizliğin boy attığı bir süreç olan üretim süreci, siyasi süreçten daha farklı. Şöyle ki, siyasi platformda çeşitli toplum sınıf ve kesitlerinin siyasi mücadele araçları düzleminde yaklaşık bir eşitlik söz konusu. Kuşkusuz siyasi demokrasi kurumlarının tam olması koşulu ile. Üretim sürecinde yer alan bireylerin bağımlılığının yarattığı eşitsizlik dolayısı ile, iktisadi demokrasi siyasi demokrasinin belirleyiciliğine muhtaç. Böylece, iktisadi demokrasi mücadelesi perspektifini, yabancılaşmanın sultasını gevşetmeye yönelik kurumlaşmalara yöneltir. Başa

    i. İKTİSADİ KATILMA:

    İktisadi demokratikleşmenin de ilk kurumu katılma kurumu olmakta.

    İktisadi katılma kurumu sendika-toplu sözleşme-grev kategorilerinden oluşmakta. Bu kategorilere zincirleme kategoriler demek daha doğru. Çünkü genellikle, bir arada olan, birbirlerini doğuran kategoriler bunlar. Sendikaların asli işlevi üretim sürecinde rol almanın bir getirisi olan “ücret”in saptanmasında taraf olmak. Bunun dışında çalışma yaşamının makro sorunları oldukça ikincil planda kalıyor. İkincil planda kalıyor çünkü bu sorunlar, üretim ilişkilerinin dolaysız olarak belirlediği sorunlar. Toplumsal yapının özüne ilişkin diyebileceğimiz bu sorunları yine toplum gündemine sistematik olarak getirmek sendikaların boyutunu aşıyor. Ancak ücret konusunda uyuşmazlık çıkarabilmek oldukça önemli bir işlev. Sendikalar bu araç sayesinde grev kurumunu kullanarak zaman zaman toplum gündeminde boy gösterebiliyorlar. Grev kategorisi karşıt-kategorisini, lokavtı da beraberinde getiriyor. Bu da uyuşmazlık çıkarma hakkının zaman zaman ödenmesi gereken faturası olsa gerek. Ayrıca kapitalizm, demokratik hak ve özgürlüklerin toplum yapısını sarsacak boyutlar göstermesi karşısında değişik iktidar seçenekleri de yarattı. Bu iktidarlar 1936 ‘ların İspanya ‘sı, 1930 ‘ların Almanya ‘sında gelişerek, dünya kapitalizmine örnekler oluşturdular.
    İktisadi demokrasinin katılma kurumu bu tür handikaplarla karşı karşıya. Bu yüzden siyasi demokratikleşme iktisadi demokratikleşme için güvence oluşturmakta. Siyasi demokrasi kurumlarının engellerle karşılaşması durumunda, iktisadi demokrasinin tümüyle işlevini yitireceği açık. Son yıllarda sendika-toplu sözleşme-grev kategorileri “Yönetime Katılma” kategorisi, ile ikame edilmek ya da pekiştirmek durumunda. İkame edilmesine yönelik çabaların başarısız olacağı açık. Pekiştirmek ise sorunu oldukça karmaşıklaştırıyor. Sendika -toplu sözleşme-grev kategorilerinin oldukça gelişkin olduğu ülkelerde, işçi sınıfı toplumda yeterli etkinliğe sahip olduğu için pekiştirmeye karşı çıkabiliyor. Ayrıca bu ülkelerdeki burjuvazi de zaten güçlü olan iktisadi demokrasi kurumlarına ayrı bir güç katmak istemeyebiliyor.
    Yönetime katılma, iktisadi demokrasi kurumlarının kalıcı ve güçlü olmadığı ülkelerde başkalaşmalar yaratabiliyor. Henüz kitle ve sınıf bilincine ulaşamamış demokratik kitle örgütlerinin yönetime katılma ile oldukça muhafazakar nitelikler edinme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilmeleri farklı yapısallaşmalara yol açabiliyor. Bu yüzden yönetime katılmanın “Demokratik Cumhuriyet” türündeki kapitalist ülkeler genelinde bir uyumlaşma çabası olduğu sonucu çıkarsanabiliyor. Başa

    ii. DÜZENLEMELER:

    Düzenlemeler kurumu iktisadi demokrasinin üst-yapısı ya da mevzuatları biçiminde ortaya çıkıyor. Bu kurumun oldukça fazla kategorisi var. İş hukukundan, işsizlik sigortası düzenlemelerine dek gidebiliriz.
    İşverenlerin, işçilerin ve devletin ortak noktalarının tescil edildiği belgeler olan düzenleme kurumu, aynı zamanda çalışanların toplumsal yaşamdaki ağırlıklarının da bir göstergesi. Çalışan sınıfların gelişkinlik derecesi mevcut düzenlemelerin radikalliği ile test edilebiliyor.
    Burada da hemen siyasi demokrasi kurumlarının gerekliliği ortaya çıkıyor. Üretim sürecindeki sorunlar siyasi karar alma süreçlerine etkin olarak ancak siyasi demokrasi kurumları aracılığı ile iletilebiliyor
  • KAYNAKÇA

    1. Lykurgos ‘un Hayatı, Plutarkhos, İstanbul/1967, Çev.S.Eyüboğlu-V.Günyol
    2. Yazılı Tarihten Önce İlkçağda ve Ortaçağda Devlet ve Siyasal Düşünüş, A.Şenel, Ankara/SBF/1972
    3. Eski Yunanda Siyasal Düşünüş, A.Şenel, Ankara/SBF/1968
    4. Pelloponnesos ‘lularla Atina ‘lıların Savaşı, Thuyydides, 1,3,(2) Çev.Halil Demircioğlu, Ankara/1958
    5. Aristoteles Felsefesi, Afşar Timuçin, İstanbul/1976
    6. Collected Works, V.I.Lenin, 45 Volumes, Moscow/1976
    7. Capitalism and Freedom, Milton Friedman, Chicago, London/1963
    8. The Democratic Civilization, Leslie Lipson, CTS/9,Bombay/1964
    9. Demokrasi Kuramı, Giovanni Sartori, Siy.İl.Türk Dern./23
    10. Marksist Yabancılaşma Kuramı, Mandel, Novack, İstanbul/1975
    11. Karl Marks ve İşçi Sendikaları, A.Lozovsky, İstanbul/1975
    12. Felsefenin Sefaleti, Karl Marks, Sol Yay.Ankara/1975
    13. Anayasaya Giriş, M.Soysal, Ankara/SBF/1969/271
    14. Halkın Yönetime Etkisi, M.Soysal, TODAİE, Ankara/1968
    15. Gerçekte ve Eylemde Hukukun Payı, Weyl, Roland-Monique, Konuk Yay. İstanbul/1975
    16. Siyasi Düşünce Hürriyeti ve 1961 Türk Anayasası, İstanbul/1969 B.Tanör
    17. Demokratikleşme İçin Plan 78 ‘-82” İstanbul/1978
    18. The Origin of the Family, Private Property and the State, Karl Marks, F.Engels
    19. Democracy and Constitutions in the two worlds, Y.Ageshin-E.Kuzmin STP Nov.Pr.Ag. PH/1979, makale
    20. Demokrasi ve Demokratikleşme Sorunu, Yurt ve Dünya/1, Ankara/1977 B.Boran, makale Başa

    DIPNOTLAR

    (1) Bu konuda geniş bilgi için bk. “Yazılı Tarih Öncesinde, İlkçağda ve Ortaçağda Devlet ve Siyasal Düşünüş” A.Şenel SBF/1972
    Metne Dön
    (2) Bu konuda, özellikle Isparta konusunda bk. “Lykurgos ‘un Hayatı” Plutorkhos Çev.S. Eyüboğlu-V.Günyol. Çan Yay. 1967 ve “Yazılı Tarih Öncesinde, İlkçağda ve Ortaçağda Devlet ve Siyasal düşünüş” A. Şenel. SBF/1972
    Metne Dön
    (3) ) Thukdides, “Peloponnesos ‘lularla Atina ‘lıların Savaşı” II. –Kitap. Çev; Halil Demircioğlu.
    Ankara/1958 Metne Dön
    (4) a.g.e Metne Dön
    (5) Bu konuda geniş bilgi için bakınız. A.Şenel “Eski Yunanda Siyasal Düşünüş” AÜSBF 1968-258 Metne Dön
    (6) 1770 lerdeki bu köylü ayaklanması için bk. “Yüzbaşının Kızı” A.S. Puşkin İstanbul/1969 Metne Dön
    (7) “Collected Works” V.I. Lenin, Progress Publishers Vol: 25/1977
    Metne Dön
    (8) “Demokrasi ve Demokratikleşme Sorunu” B.Boran Yurt ve Dünya 1977/1 Metne Dön
    (9) “Collected Works” V.I. Lenin, Progress Publishers Vol.25/1977 Metne Dön
    (10) “Capitalism and Freedom” Milton Freidman Chicago, London/1963 Metne Dön
    (11) a.g.e. Metne Dön
    (12) “The Origin of the Family, Private Property and the State” K. Marx and F. Engels,
    Selected Works , Vol.3 1973 Metne Dön
    (13) “Marksist Yabancılaşma Kuramı” Mandel-Novack İstanbul/1975 Metne Dön
    (14) Günümüzde “sivil toplum örgütleri” başlığında yer alan bu kurumsallaşmaların nitelik ve işlevleri bu yazının II. Bölümünde irdelenecektir Metne Dön
    ()Günümüzde “sivil toplum örgütleri” başlığında yer alan bu kurumsallaşmaların nitelik ve işlevleri bu yazının II. Bölümünde irdelenecektir Metne Dön
    (15) Herodotos ‘un Tarihinde, İsonomia ‘da kanun önünde eşitlik kategorisine rastlıyoruz.
    M.Ö. 600 ‘lerde. Metne Dön
    (16) Ülkemizde 1961 Anayasa ile kurumsallaşan bu kategori daha sonraki yıllarda gelişen siyasi dinamizm karşısında işlevselliğini oldukça yitirmiş ancak yine de çoğu demokratik kazanımlara vesile olmuştur. Metne Dön
    (17) Marksist Yabancılaşma Kuramı” Mandel-Novack İstanbul/1975