GÖZLEMCİNİN
GÜNLÜĞÜ

Gözlemci: Nihat Al

Baktığını görmek
Bakmadan da görmek


YÜKSEK ATEŞ”ALTINDA MANTIK

- Silahınız var mıydı?
- Evet vardı.
- Ülkenin kuruluşundaki rolünüzden ötürü, memleketi şöyle sıkıca bir sahiplenişiniz var mıydı?
-Evet vardı.
- İç hizmetler Kanununuzda 35 inci madde var mıydı ?
- Evet vardı.
-Önceki dönemlerde yönetime el koymuşluğunuz var mıydı?
-O da vardı.
- Milli Güvenlik Belgesinde İrticanın 1 no’lu güvenlik sorunu olduğu saptanmış mıydı?
- Evet saptanmıştı.
- İktidardaki partinin bu hareketlerin odak noktası olduğu Anayasa Mahkemesi kararına bağlanmış mıydı.
- Eeeee!
- E’si me’si var mı ? Bu şartlar altında iktidara alerji duymanız ihtimali yok mu ?
- Diyelim ki var.
- İyi ya işte; imkan var, ihtimal de var, yani mümkün ve muhtemel, o halde siz ihtilale teşebbüs etmişsinizdir !!!
- Peki bunun için kanıttı şahitti bir şeyler gerekmez mi?
- Kanıt da var şahit de. Yalnız şahitler gizli.
- Gizlilerin değeri ve niyeti bilinemez. Velakin resmi şahitler yani Genel Kurmay Başkanlığı, Jandarma ve MİT aleyhte bir şey söylemiyor. Kanıt dediğiniz şeyleri ise yaklaşık 1500 noktadan cerh etmiş durumdayız. Onlara halâ kanıt denir mi?
- Olur mu canım, durum dediğiniz gibi olsa, savcılar hakimler bunları dikkate almaz mı? Sonra ayıptır söylemesi, ateş olmayan yerden duman çıkar mı?
İşte mantık bu ; televizyon bülbülleri hala bu mantıkla hareket ediyorlar.Yani:
  1. Büyük gürültüler kopartıldığına göre, herhalde kanıt da vardır, şahit de.
  2. Kanıt ve şahitlerde bir tuhaflık olsa savcılar ve hakimler bunu mutlaka dikkate alır.
Aslında her ikisi de varsayım. İnsaf, izan, vicdan sahibi insanların, bu varsayımların doğruluk derecesini öğrenmeğe çalışması gerekmez mi? İthamların tümünü, imtihana hazırlanan bir öğrenci titizliği ile belleyip, iş bunların asılsızlığına ya da türlü hatalarla illetli olduğuna gelince, habersiz görünmek ne menem bir ruh belirtisidir! Hadi TV de eğri şakımayı adet haline getirmiş nazenin bülbüller bu alışkanlıklarından vazgeçemiyorlar diyelim, peki emekli adalet mensuplarına n’oluyor?
Karşılıklı 3’er kişi oturmuş tartışıyorlar. Silivri’yi savunanların hep yukarıdaki varsayımları dile getirişlerinden, olan bitene hiç değinmeyişlerinden kuşkulanan vicdanlı ve çelebi bir avukat, aniden soruyor ;
”-Siz hiç Silivri’ye gittiniz mi?”
Hayret , hiçbiri gitmemiş!
“-Sizi ben götüreyim” diyor, “evinizden alıp bir gün ben götürüp getireyim. Muhakemenin nasıl cereyan ettiğini görün”
Peki hepsi avukat, savcı ve hakim emeklisi bu zevat, yazılanları da mı okumuyor?! Demek ki vakitleri yok. Ya da ancak TV’ye çıkacak kadar var! Hangi mümbit toprakta yetişiyor bu çiçekler ? Hatta rastgele toprakta olmaz öyle şey, hangi serada, hangi özenle !!!
Bu mantık 42 derece-i hararette kavrulan bir mantıktır. Aydın kişi özeninden, merakından, insafından yoksun, hasta bir mantık.
Benzeri bir mantığa daha yakın tarihimizle ilgili bir konuda da te rastlıyoruz; Biri size
- “Kapalı bir fanus içinde oksijensiz bırakılırsanız ölürsünüz” dese, yahut
- “Şimdi tepenize 10 ton ağırlığında bir kitle düşse vefat edersiniz” dese, hakaret mi etmiş olur?
-"Tabii ki hayır. "Peki
-“Dar-ül Fünun Üniversiteye dönüştürülmeseydi şimdi profesör yerine müderris yetiştiriyor olurduk”dendiğinde bu hocalara hakaret mi teşkil eder?
- "Hayır".
- "Eeee, Atatürk devrimleri olmasaydı, yani taaddüt-ü zevcat (*) çok eşlilik demek niye hakaret olsun ki?
Bunlar şarta muallak tabir edilen sözlerdir. Amaç karşıdakini küçültmek değil, vuku bulan olayın (gerçekleşen şartın) önemini belirtmektir. Ama siz o olayların önemine inanmıyorsanız, yani oksijensiz bırakılsanız, yahut tepenize 10 tonluk ağırlık düşse de yaşayacağınız zehabında iseniz, taaddüt-ü zevcat hüküm sürerken bile, muhterem eşinizin sizin üzerinize gül koklamasına, yahut öncekinin üzerine sizi koklamasına müsaade etmeyeceğinizi sanabilirsiniz. Bu çağda dahi, gelenek ve göreneklerin elinde kadın nüfusumuzun çektikleri ortadayken, devrimleri tanımamış toplumda neler olabileceğini düşünün.
Hem zaten hassaten siz değilsiniz milletin derdi.
- "Kadın nüfusun ekserisi o duruma düşer miydi?"
- "Düşerdi."
-"İşte belirtilmek istenen o. Ve de böyle tatsız akıbetten sizleri masun tutan kişinin büyüklüğü. Yani ATA ’nın büyüklüğü.
"
Böyle bir hatırlatmayı galiz bir küfürle karşılamak, ya da çirkin bir kavga sebebi saymak, hangi serin mantığın sonucudur?
Gelelim Taksim’deki çukurlara vatandaşların düşmesini önlemek için gösterilen cansiperane gayrete(!?) Bir dostum anlatmıştı; Taşrada, kendisinin yönettiği bir kamu işletmesindeki sendika şubesi, gergin bir hava içinde, kapıya dayanmış;
“Biliyorsunuz, bizim merkez karar aldı, grev yapacağız” diyerek. Görüşme şöyle gelişmiş:
- Biliyorum çocuklar, hayırlı olsun, ne içersiniz?
-Sağ olun efendim, bir şey içmeyelim, grev çadırı kuracağız.
- İyi ya, kurun.
- Ama biz işletmenin giriş kapısına kuracağız.
Dostum gülmüş.
- Grev bizdeyken çadırı başka işletmenin kapısına kuracak değilsiniz ya!
- Yani anlaştık değil mi ?
- Gayet tabii yavrum,
demiş bizimki. Yalnız dediğiniz yer güneş altında . Cayır cayır yanarsınız.
İşçiler, genel müdürün güneş bahanesiyle çadırı kapıdan uzaklaştıracağı endişesine kapılmışlar. Bir de bakmışlar ki hemen 3 adım ötede çam ağaçları altındaki çim sahayı işaret ediyor.
Tuhaf bir hava doğmuş. Bir ihtilafı dillendirmeğe gelenler, anlayış ve şefkat görmenin şaşkınlığı içinde mırıldanmışlar;
- Çimler biraz şey olmaz mı? Yani basılınca filan. Ayrıca su için varil koyunca da gelen giden çok olur. "
Bizim dost, sevecenliğini pekiştirmiş;
- O çimleri ben veya yardımcılarım mı yetiştirdi, her gün sulayan biçen siz değil misiniz, dikkatli olun, ezer hırpalarsanız sonra düzeltecek olan da sizsiniz. Harb ilan etmiyoruz, anlaşmazlık süresince bir tavır sergiliyoruz. Bu grev bittiğinde yüz-yüze bakmayacak mıyız? Hadi savuşun gidin, çadırınızı kurun, varil-marille temizlik olmaz, ambardan 10 m. boru alın, nizamiye binasından bulunduğunuz yere su hattı çekin.
İşçiler “Bu adamla sendikacılığın tadı olmuyor “ mırıldanmalarıyla ayrılıp gitmişler. Ne üretim aksamış, ne bir saygısızlık olmuş.
Sendikalar Taksime çıkacağız mı dediler. Şu denemez mi?
Tamam arkadaşlar, Taksim sizin. Güvenlik güçleri sadece çukurların çevresinde yer alacak. O da “Yönetim vatandaşın güvenliğini düşünmedi” dedirtmemek için. Gerisini siz organize edin. Provokasyona karşı tedbir alın. Civardaki esnafı rahatsız edecek taşkınlıkları önleyin. Şu şu yönlerdeki trafik akışlarının kesilmemesini sağlayın. Biz gene de bir grup polisi civarda bulunduralım, ihtiyaç duyduğunuz an size yardımcı olsun !
Çok mu zor bu tavrı takınmak? İşçi, aydın, basın, esnaf size hayran olmaz mı? Kamu oyunda puan kazanmaz mısınız ? Maddî- manevî verilen telefata değdi mi yapılanlar ? İşçi Taksimin bugünkü şantiye durumundan ötürü sıkıntı yaşayacak olsaydı, kendini kınardı o zaman.
Her dönem, iktidarda kim olursa olsun, işçi Taksim’i istediğine göre, bunu sizin iktidarınıza yöneltilmiş bir dayatma saymağa ne gerek var?
Buradaki mantık da 42 derece-i hararet mantığı. Hoş belki de yanılıyoruz. İleri demokrasi arzusu içindeki bir iktidarın ve onun İstanbul gibi önemli bir kente münasip gördüğü Valinin tavrı, belki de yukarıda belirttiğimiz olgun ve yumuşak tavır idi de, güvenlik güçlerinin haşinliği işleri çığırından çıkardı. Eh Onlar da sonradan maiyetlerine sahip çıkma gereği duydular!!!
Bir başka akıl zorlayan husus terminolojinin değişmiş olması.
Teröriste aktivist, teröre savaş deniyor. Aktivist diyerek ,Terörist aklanıp paklanıyor, ayrıca, savaş iki resmî güç arasında cereyan edeceğine göre, terörist T.C ile eş düzey hale getiriliyor. Hatta ne eş düzeyi, şu ifadeyle T.C yenik duruma düşürülüyor: ”Savaşla alınan Hakkari yarın turizmin merkezi olursa fena mı olur! “ Bunu eşbaşkan buyuruyor. Hem de TV kameralarının önünde! Aman ne güzel olur Sayın Başkan. Bir lidere de istikbale işte böylesine umut ve iyimserlikle bakmak yaraşır. Hani ayrılık gibi bir fikriniz yoktu ama, daha ayrılmadan ülkenizin bir kısmını savaşla turizme tahsis edişiniz, ne kadar kendine özgü bir vatandaşlık anlayışı ! Yarın başka bir ili eğitime tahsis için, bir başkasını sağlığa tahsis için savaşıp almağa kalkarsanız, bu ne gıpta edilesi bir yurttaşlık gösterisidir ! Peki böyle konuşma cesaretini bizden almadığınıza göre nereden almaktasınız ? Yoksa bizden mi?
İç ve dış konjonktür uygun hale geldi, öyle mi ? Kendiliğinden gelmiştir. Hiç bir ülkenin yönetimi yurdundan savaşla il kopardığı iddiasındaki aktivistlere cesaret verir ve başarıları için şartları uygun hale getirir mi ?
Bu konunun iç karartıcılığından kurtulmak için, bari iç açıcı bir bahse yönelebilsek. Aranmaya gerek yok, karşımıza AKİLLER çıkıyor.
Size Akil diyorlar. Değilim mi diyeceksiniz ! Kabulleniyorsunuz.
Halka barışın güzelliğini anlatın diyorlar. Siz anlatmayınca halkınız barışın güzelliğini nereden bilsin! Tutmasanız, halkınız çevresinde kim varsa saldıracak. İyi de savaş kötü dediniz, halkınız da “Allah razı olsun beğ, demek ki kötüymüş” dedi. Eeee, söz orada bitti. Başka ne anlatacaksınız ?
Barışla kastınız ne derlerse? Sulh-sükun sağlayacak bir dinginlik mi ? Yoksa bir süre sonra yeni ve daha büyük çatışmalara yol açacak geçici bir sessizlik mi ? Size bunlar anlatıldı mı? Halktan önce siz kani oldunuz mu
Savaşla il aldık diyenler, silahlarıyla gidiyorlar, kuzu kuzu. Ne vaat edildi?
Yöntem ne ? Devlet vakarınızı inciten bir şey var mı ?
Kiminiz halkın nabzını tutmak niyetinde. Halkın nabzı ise merak edilen, bunu çok daha bilimsel yöntemle yapabilecek araştırma şirketleri varken, size niye gerek görüldü ?
Yok amaç barışın güzelliğini anlatmaksa, siz bu kadar nitelikli kişiler , halkınızın gerçekten böyle bir telkine muhtaç olduğunu mu sanıyorsunuz ?
Demek ki nabız değil istenen, barışı anlatmaksa fuzulî! Peki ne kaldı geriye ? Halkınızı bilmediğiniz gelişmelere hazırlamak mı ? Böyle müphem şeylerin ikna edicisi durumuna düşmek sizi rahatsız etmiyor mu ?
Bazılarınızı ediyor olmalı ki, medyada ufaktan ufaktan sızlanışlarınız başladı. Biraz geç değil mi?
Sızlanmayanlar ise müsterih mi ? “Oh oh bayağı akilce işler yaptık” mı diyorlar?
Bu soruların daha işin başında hatırınıza gelmemiş olması , mantığın çalışma ortamının serin olmadığını gösteriyor.
N’etsek ki aziz milletim? daha kurulurken en bilimsel, en insanî, en makul, uygarlık tarihi doğrultusuna en uygun bir uluslaşma çizgisine yönlendirilmiş aziz ulusum, n’etsek? Her kesimden katılımlar sağlayacağına güvendiğimiz yeni bir hareket mi başlatsak! (Bu yolda girişimler var.) Bu harekete iktidar kanadından katılım devede kulak olacağına göre, muhalefet kanadına mı güvensek! Yani zaten dağınık muhalefet, kendinden kopanlarla daha mı bir dağılsa!
Girişimcilerden tanıyıp, sevip , saydıklarımız var; matematiksel olarak en etkin sonucu sağlayacak şeyi yapıp, güçlerini en uygun bir partiye yığacaklarına, oralardan yapacakları transferlerle ne büyüklüğe varırlar ve de oyları tırtıklananlar ne miktar ufalırlar, hesapladılar mı?
Yoksa oradaki mantık da mı yüksek ateşli?
3sutun'a Git            Baş Sayfaya Geri Dön